ANA SAYFA
HAFTANIN HUTBESİ
ANA SAYFA
 
S.N.
TARİH
OKUYAN
KONU
59
58
25.04.2008
57
18.04.2008
56
11.04.2008
55
54
53
52
51
 
 
 

 

       EMİR VE YASAKLAR        

       Muhterem Müslümanlar!

       Müslüman Allah’ın emir ve yasaklarını şartsız ve pazarlıksız kabul ederek, o Yüce Allah’ın dinine teslim olan insandır. Müslüman maddi ve manevi her çeşit servetinden, bizzat Allah’a karşı sorumlu olduğu şuuruna eren insandır. Bu sebeple her Müslüman yemesini, içmesini, giymesini ve bütün yaşayışını Hz. Allah’ın son dini olan İslam’a göre tanzim edecektir. Malını mülkünü israfla, içkiyle, kumarla, rüşvetle ve haram olan şeylerle tüketen kimse Allah’ü tealaya karşı nankörlük ediyor demektir.
  
       Aziz mü’minler!            

       Allah’ın verdiği maddi ve manevi değerleri, servetleri ölçü ve sınır tanımadan harcamak israftır. Görülüyor ki Allah’ü teala malı israf etmeyi yasaklamış, israfla saçıp savuranları şeytanlar safında zikretmiştir. Bu sebeple Müslüman malını israf edemez. İçki, kumar gibi yerlerde malını harcayamayacağı gibi aşırı konfora da kaçamaz.

       Muhterem Müslümanlar!

       Üzülerek ifade edelim ki günümüz israf günü haline gelmiştir. Enerjiden tutun, ekmeğe ilaca, ormana, çmre ve vakte varıncaya kadar israf edilmektedir. İçki, kumar, kin ve düşmanlıkla vücutlar israf edilmekte, dedikodu ve zan gibi günahlarla vakitler israf edilmekte, edep ve hayâ yoksulu yayınlarla genç beyinler israf edilmektedir. İşte 60’tan fazla okulun tatil edildiği, binlerce polisimizin seferber edildiği İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamaları. Bu en büyük israf örneği değil midir?

       Değerli kardeşlerim!                        

       Memleketimizde çöp tenekelerine atılan ekmeğin yılda üç yüz bin ton civarında olduğu tespit edilmiştir. Bu tüyler ürpertici çılgınca israfın Allah’ın gazabına dokunmayacağını kim söyleyebilir. Dolaplarda sandıklarda biriktirilen kat kat giyeceklerin israf olmadığını söylemek mümkün müdür? Sırf gösteriş için nişan ve düğün merasimlerine servetin lüx otellerde ve salonlarda verilen paraların miktarı vicdani ölçüleri çoktan aşmıştır.

       Değerli mü’minler!
       Biz israf içinde yüzerken çocuklarına yarım ekmek götürmek için komşusunun kapısını çalan Müslüman kardeşimizin durumunu, hangi vicdana sığdırıyoruz. Oturmak için odaya, yakmak için bir kucam oduna, yemek için ekmeğe, bir kaşık çorbaya muhtaç olan, açlıktan ölen yüz binlerce insanın bulunduğu bu dünyada kuş tüyü yataklarda yatan, sofralarında çeşit çeşit yemekler bulunduran, karnı doysa gözü doymayan insanlar, yaptıkları israfın dehşetini anlamak için mahşerimi bekliyorlar.

       O halde değerli Müslümanlar!

       Ömrümüzü ve servetimizi haramlara bulaştırmayalım. Allah’ın ihsan ettiği yemeklerden yiyelim, içelim, giyelim fakat israf etmeyelim. Fırsat elimizdeyken ahiret için hazırlıklı olalım. Unutmayalım ki istesek de istemesek de bir gün Hz. Allah dünya hayatımızın hesabını soracaktır.

       Hutbemi yukarıda okumuş olduğum ayetin mealiyle bitirmek istiyorum. ‘‘Ey Âdem oğullar! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin, yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.’’   

    

 

       YALANCI ŞAHİTLİK

       Değerli Müslümanlar!

       Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de, yalancı şahitliktir. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, hatır ya da çıkar için hâkimin huzurunda yalancı şahitlik yaparak haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarmaya çalışması, büyük bir vebaldir. Çünkü yalancı şahitlik, Allah’a şirk koşmadan sonra gelen, büyük günahlardan birisidir.

       Yüce Allah Nisa süresinin 135. ayetinde mealen şöyle buyurur: ‘‘ Ey iman edenler! Adaleti, titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. ( Haklarında şahitlik ettikleriniz ) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara ( sizden ) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız ( biliniz ki) Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.’’
    
       Sevgili peygamberimiz, bir gün ashabına büyük günahları anlatırken bunların, Allah’a şirk koşmak, haksız yere insan öldürmek, ana-babaya asi olmak ve yalancı şahitlik yapmak olduğun söylemişlerdir.

       Peygamberimiz yalancı şahitliğin ne kadar büyük bir günah olduğunu anlatmak için, dayandığı yerden doğrulup dizlerinin üzerine gelerek; onu birkaç kez tekrarlamış ve hiddetinden mübarek yüzü kızarmıştı. Diğer bir Hadis-i Şerifinde de; ‘‘ Şahitlik için çağırdığı halde, bildiğini gizleyerek şahitlikten kaçınan kimse, yalancı şahitlik yapmış gibidir.’’ buyurmuşlardır.

       Aziz cemaat!
 
       Yalancı şahitlik yapan, her şeyden önce kendine zulmetmiş ve en büyük kötülüğü yapmıştır. Çünkü başkasının dünyası için kendi ahiretini, ebedi mutluluk yurdunu satarak cehennemi satın almıştır. Bunun yanında, haklı çıkarmak için şahitlik yaptığı kimseye de kötülük yapmıştır. Çünkü haksıza yardım etmiş, onu haklı göstermiş ve aleyhine yalancı şahitlik yapmış olduğu masum kimseye de zulmetmiştir. Onun hakkını başkasına çiğnetmiş, hakkının zayi olmasına yol açmış, onu herkesin nazarında haksız duruma düşürmüştür, ayrıca mahkemeyi de yanıltmıştır.

       Bakınız; Sevgili Peygamberimiz, bu konu ile ilgili ne buyuruyor:
       ‘‘ Ben de bir insanım. Sizler aranızdaki anlaşmazlıkları bana getirmektesiniz. Olabilir ki, biriniz delillerini diğerinden daha iyi arz eder, ben de ondan işittiğim şekilde hükmedebilirim. Bu şekilde kime kardeşinin hakkını verişsem, ona ateşten bir parça vermiş olurum.’’
 
       Yalancı şahitler; adaleti engelledikleri için toplumda kimsenin değer vermediği kişilerdir. Söyledikleri en doğru sözler dahi, şüphe ile karşılanır. Bunlar, dünyada sefaletten, airette de Allah’ın azabından kurtulamazlar.

       Yalancı şahitliğin kefareti yoktur. Yalnız tövbe etmekle de bunun vebalinden kurtulmak kolay değildir. Çünkü bu, bir kul hakkıdır ve bu hakkı ihlal eden kişi, ancak mağdur ettiği tarafın zararını telafi ederek, helallik isteyip gönlünü aldıktan ve bir daha yapmamak üzere tövbe edip, Allah’tan af diledikten sonra affını ümit edebilir. Mü’min, acı da olsa gerçeği söyleyen ve kendi aleyhine bile olsa hakikat ve adaletten ayrılmayan insandır. 
 
 

     

 

       KUTLU DOĞUM                  

       Muhterem Müslümanlar!

       Kutlu doğum münasebetiyle,sevgililer sevgilisine bazı düşüncelerimi arz etmek, ona seslenmek istiyorum. Buyrun beraberce dinleyelim.

       Sevgililer Sevgilisi Hz. Muhammed(sav)’e,
 
       Ya Resulellah
    
       Meleklerin arza indiği. Ashab-ı kiramın sende cevap bulduğu o mübarek dünem de yaşamayı o kadar çok isterdim ki. O nurlu yüzü görmeyi, gül kokan terini koklamayı, arkanda saf tutup namaz kılmayı, yanında cihat etmeyi, seninle hicret etmeyi, bir de seninle yaşamayı o kadar çok isterdim ki şu dünyada.
       Gecenin çıldırtan yalnızlığında, yıldızlar ile ayın arasında seni görmek isterdim. Güneşin batışını izlerken Karadeniz’in ufkunda, mavinin kızıla dönüştüğü denizin ortasında seni görmek isterdim. Uyurken, rüyamda; namaz kılarken, Kabe’de; haccederken, Arafat’ta; mescidinin önünde, Kudüs’ün merkezi Mescid-i Aksa’da seni görmek isterdim. Güneşin doğuşunda, rüzgârın esişinde, bulutların üstünde, yağmur damlalarında… Kısacası her yerde seni görmek isterdim Ya Resulellah.
       Seninle konuşmayı, o mübarek sesini işitmeyi, sünnetini izlemeyi ve birebir uygulamayı o kadar çok isterdim ki.
       Ah Resulüm ah! Zamanı bi döndürebilseydim geriye. Oynatabilseydim filmi geriye doğru. Silebilseydim bugünü ve uzanabilseydim geçmişe. Bir de yaşayabilseydim seninle şu dünyada.
       Yine yalnız ve ıssız bir zaman. İçimde bir boşluk var. Boş kalan bir çerçeve. Ne yaptıysam dolduramadım. Ama artık dolduramayacağımı da anladım. Ya Resulellah seni görme arzusu içimde uçurumlar kadar büyük bir boşluk yarattı. Bu boşluk, zamanla yarışıyor. Zamana paralel büyüyor, katlanıyor.
     
       Ya Resulellah.
      
       Yine yaş düştü yanaklarıma. Yas düştü kalbime. Çok üzülüyorum. Ama gözümdeki yaş, kalbimdeki korkunun milyonda birini gösterircesine küçük. İçim sızlıyor içim.
       Artık çok daha yalnız ve çok daha hüzünlü. Artık hüznün var geride kalan bu boş çerçevede. Şimdi ne sen varsın ne de sana yakışır bir ümmetin, Ya Resulellah.
       Senin ve ashabının sevgisinden, saygısından; ensar ve muhacirin kardeşliğinden bir nebze alamıyor ümmet. Ya Resul, ümmetin Allah’tan şifa bekleyen acil hastalar arasında. Riya, kin, öfke, yalan her ne illet varsa akıl çelici, salgın bir hastalık gibi bulaştı ümmetine.
       Kalplerden silindi Allah’u Ekber. Gençlik çağ atladık diyerek kalbini, istemeyeceğin türlü türlü şeylerle doldurdu. İman, kalbimizden sinsi tilkiler tarafından kurnazca çalındı. Ümmet ilacını biliyor. Ama ümmet, ilacını bilmesine rağmen, küçük çocuklar gibi ‘o ilaç acı ben onu içmem’ diyerek ilacını almıyor. Ümmet, Kur’an ve sünnete sarılmıyor Ya Resulellah .
       Vatan, millet, din bütünlüğü yerine; ırk, dil, mezhep ayrılığı geldi. Kardeşlik bozuldu. Müslümanlar arasında nifak had safhaya ulaştı. Kardeşi kardeşten ayıran bu nifak Müslümanları İslam’a küstürdü. Bedir’in, Uhud’un, Hendek’in ve daha nice gazvelerin ümmetini düşündürmedi Ya Resulellah.
       Bazen Türkiye’mi düşünüyorum. Bakıyorum da bizi biz yapan benliğimizi, özümüzü, elimizden almışlar. Kimin umrunda. Ümmet uyuyor Ya Resulellah.
       Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, gece uykuya yatılmazken; acaba bu gece hangi saldırılara maruz kalacağız diye düşünülürken, bir yanda Elhamdülillah Müslüman’ım diyen ümmet. Diğer yanda uyuyan millet, uyuyan bizler.
      
       Ya Resulellah.

       Ben de sözümü tutamadım. İman ederek vermiş olduğum sözü tutamadım. Kimi zaman kalp kırdım. Kimi zaman kötü söz söyledim. Kimi zaman haksızlık ettim. Sabretmeye çalıştım. Kimi zaman sabredemedim. Acele ettim. Allah yolunda cihat etmeye çalıştım. Ama kimi zaman cihat edemedim. Arkadaşıma, kardeşime ‘niçin namaz kılmıyorsunuz’, ‘niçin imanınızı ibadetle tamamlamıyorsunuz’ diyemedim. Hülasa sana yakışır bir ümmet olamadım, Ey Allah’ın Resulü(sav)

 

       RESULE OLAN İHTİYAÇ   

       Muhterem Müslümanlar!

      Her gün yüzlerce insanın öldürüldüğü Irak, çoluk çocuk demeden yok edilmeye çalışılan Filistin, Afganistan, Çeçenistan ve daha niceleri…
      Uyuşturucu, alkol, şiddet, cinsel taciz anaforunda yürekleri talan edilen dünya gençliği…
      Ve daha bir sürü olumsuzluklar…
      Batılı bir yazarın ifadesiyle ‘‘cinayet yüzyılı’’ diye tanımlanan 20. yüzyıl. 21. yüzyıl da eskisini aratmayacak bir yolda ilerliyor.
      Evet, Aziz kardeşlerim!  
      Kim yeni bir yüzyıl başlatacak insanlık adına, merhamet adına, şefkat adına?
      O!
      O’nun nuru… O’nun elinden tutanlar… O’nun nuru ile yüreği aydınlananlar… O’nun izinden gidenler.
      O!
      Rahmetenlil âlemin… Rahman’dan gelen… Rahim’den gelen…  Rauf’tan gelen sallallahu aleyhi vesellem
      Gel ey Muhammed bahardır. Dudaklar ardında saklı Âminlerimiz vardır. Hacdan döner gibi gel! Miraçtan iner gibi gel! Bekliyoruz yıllardır.
      O’nun dünyaya teşrif ettikleri günleri Mehmet Akif anlatıyor: sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
      Kız çocuklarını O kurtardı. Köleleri O kurtardı. Eşyadan farksız kadınları O kurtardı.
  Savaşa gönderdiği komutanına: ‘‘Kadınlara dokunmayacaksın! Çocuklara dokunmayacaksın! Yaşlılara dokunmayacaksın! Kiliselerde havralarda ibadetleri ile meşgul olanlara dokunmayacaksın!’’ diye emir veren O idi. Bu O’nun getirdiği savaş hukuku idi. Savaşta bile cinayet yoktu O’nun hukukunda.
      Mekke fethine giden on bin kişilik ordu yürüyor. Yolda henüz yavrulamış bir anne köpek, yavrularını emziriyordu. Ne yapacaksınız? O’nun rahmeti yetişiyor imdada… Bir nöbetçi dikiliyor anne ve yavrularının başına ve orduyu onları rahatsız etmeyecek bir uzaklıktan geçiriyor. Karınca yavrularını yakanlara öfkelenen O idi. Hayvanları dövenleri, ağır yük yükleyenleri ikaz eden O idi.sallallahu aleyhi vesellem
      Taif’ten bütün zamanlara seslenen o idi.
      Allah’ın davetini ulaştırmak için gittiği Taif’te, ayak takımının hücumuna uğramış, taşlanmış… Ayakları kan revan içinde kalmış. Bir bağ evine sığınıyor. İşte orada ondan Taif’in altını üstüne getirmesi için dilekte bulunması isteniyor.’’dile bağlar yıkılsın bu halk  üzerine!’’dilemiyor . Başka bir şey dilemiyor:
Rabbim bu ülkenin çocuklarını senin rahmetinle buluştur. Tevhid bilgisi ile… taif öfkesi yok orada. Taif duası var rahmeti şefkati var.
      ‘‘ Komşusu açken tok sabahlayan bizden değildir .’’diyen O.  İnsanoğlu’nu yaratılışta kardeş ilan eden O.
      O buluşturacak açlıktan ölenleri!... Yürekleri O buluşturacak, O tutuşturacak…
      Gençlerin elinden önce O tuttu. Musb’lar,  Ali’ler, Ammar’lar, Muaz’lar… Alınları çağlar boyu ışıyan gençlerle buluştu O bütün zamanların gençlerine seslendi Musab’larda… Çürümeyin pörsümeyin, öğütlemeyin, günah değirmeninde… Gelin el ele tutuşup insanlığı diriltelim…
      İslam başlı başına bir rahmet dünyası idi. Barıştı. Güvendi. Saadetti. İslam yurduna çağırdı insanları. Barış ve güven yurduna.
      Savaş yurtları barış yurdu olsun istedi. İnsanın kan dökücü ve fesat çıkarıcı damarlarına rahmeti taşımak için geldi. Buyurdu ki: ‘‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız.’’ Sevgi ile yoğurdu O yürekleri.
      Buyurdu ki: ‘‘ Susuz kalmış kediye su veren günahkâr kadın kurtuldu. Kardeşine gülümseyen iyilik yaptı. Atına binen kişiye yardım eden… Yoldaki taşı kaldıran güzel Müslüman oldu.
      O inşa etti… Rahmanına yakışır toplumu. Rahime yakışır. O inşa etti Allah’a dönecek olan ak yüzleri olan toplumu... O inşa etti… Öfke toplumu yerine ay toplumunu. Kinini kusan insanların değil yutan insanlığın toplumunu. O inşa etti… Arınanlar toplumunu… Birbirini arındıran… Kendini arındıran… Malını arındıran… Geçmiş hayat dosyasını arındıran… O inşa etti. Yufka yürekli insanları, Müslümanlar toplumunu…
      O halde değerli mü’minler! Livaülhamd’in altına varıncaya kadar... Onunla el ele tutuşmak…  Yollarında… Onun izine basmak, gönüllerimizi onun nuru ile aydınlatmak… onun rahmet deryasına batıp çıkmak, onun güzelliğini kuşanmak, O nu aramak, onu sormak. Onsuz bir hayattan korkmak, ona ümmet olmak…
      Evet, Ona ümmet olmak Livaülhamd altında onunla buluşmak….

 

ÇALIŞMANIN ÖNEMİ

       Muhterem Müslümanlar!

       Zahmetsiz rahmet, külfetsiz nimet, çalışmasız servet olmaz. Çilesiz de saadete erilmez. Bir çekirdek bile, toprak altında kaldığı sıkıntılı âlemde dağılıp parçalandıktan sonra bir filiz olarak aydınlık âleme çıkıyor. Çocuk, nice sıkıntılardan sonra şu güzelim dünyaya geliyor. Hz. Yusuf, kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, köle olarak satılmış, yedi yıl zindanda kalmış, ama neticesinde koskoca Mısır’a sultan olmuştur. Demek ki büyük saadetler, çile ve sıkıntılardan sonra elde edilebiliyor. İslam binasının temel atma dönemi sayılabilecek Asr-ı saadette Müslümanlar az mı çile çekmişlerdi?
       Üzerine ağır taşlar yığılan, kavurucu kumlara yatırılan, kırbaçla bayıltılıncaya kadar dövülen bir Bilal-i Habeşi (r.a), Ebu Cehil’in gaddarca zülüm ve işkenceleri altında can veren bir Yasir, bir Ümmü Süleym (r.a), üç yıl müşriklerin boykotu altında açlığa, susuzluğa mahrum bırakılan sahabelerin çilesi şüphesiz az değildi. Dayanılmaz baskı ve işkencelere karşı ‘‘Ya Resülullah, bizim için Allahtan yardım dilemeyecek misin?’’ diyen habbam b. Erete: ‘‘ Sizden önceki ümmetler içerisinde öyleleri vardır ki kazılan bir çukura konulur, sonra demir testere ile baştan aşağıya ikiye bölünür, demir taraklarla etleri ve kemikleri taranırdı da bu iş onları dininden döndüremezdi.
       Allah elbette bu davayı tamamlayacak ve onu bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları için kurt saldırmasından başka hiçbir şeyden endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.’’
     
       Değerli Müslümanlar!
 
     İslam’ın zaferi için elbette bir kısım sıkıntı ve feragat gösterilmeli, çilelere katlanılmalıydı. Allah Resulünün zaman zaman ayakları kanlar içinde kalışı, kavminin kör ve batıl bağnazlıkları karşısında yurdunu terk etmek zorunda kalışı, hep bunların ötesinde gül devrini gördüğü için değil miydi? Allah kanunu böyle koymuştu. Yolunda çile çekmeden saadeti vermemekteydi. Dünyadaki zaferimiz buna bağlı olduğu gibi, ahirette bütün mükâfatların yolu da buradan geçmekteydi. Yukarıda okuduğum ayette bu husus şöyle anlatılmıştır:
       ‘‘Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar ve musibetler erişti, öyle sarsıntılara uğradılar ki kendilerine gönderilen peygamber ve yanındaki müminler ‘‘ Allah’ın yardımı ne zaman?’’diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun Allah’ın yardımı yakındır.’’

                
Tarihin her devrinde bu böyle olagelmiştir. Allah, uğrunda çile çeken, ızdırap ve sıkıntılara katlanan kullarına aydınlık günleri nasip etmiş, güldürmüştür. Unutmayalım ki saadet çile ile birliktedir.           
         

 

ÇANAKKALE ZAFERİ

       Aziz ve muhterem mü’minler!

       Milletimizin tarihinde en önemli olaylardan biri de 18 Mart 1915 de kazandığımız Çanakkale zaferidir. Çehreleri, renkleri, dilleri ve ırkları değişik, çeşitli milletlerden oluşan ordular, milletimizin üstüne yürümüş, Mehmetçiğin göğsüne bomba ve mermi yağdırmıştır. Gökler ölüm indirmiş, yerler ölü püskürtmüştür. Kahraman ecdadımız bu öldürücü silahların tehdidine karşı iman dolu göğsünü siper etmiş, bir gül bahçesine gidercesine şehit olmayı şeref bilmiştir. Düşman gülleri, mermileri kahraman neferlerimizin göğsünde sönmüş, Çanakkale boğazı düşmanlarımıza mezar olmuştur.
    
       Aziz Müslümanlar!

       Çanakkale de kazanılan zafer, savaşın ve tarihin akışını değiştirmiştir. Çanakkale de donanım ve maddi imkân bakımından kendisinden kat kat üstün ordulara karşı inanılmaz bir direniş gösterilmiştir. Üstün cesaret ve imanla ÇANAKKALE GEÇİLMEZ dedirten eşine az rastlanır bir kahramanlık destanı yazılmıştır. İman, vatan sevgisi, dayanışma, birlik ve beraberlik duyguları zamanın en güçlü ordularına karşı zafer kazanmamıza vesile olmuştur.
       Çanakkale de yaşanan bu ölüm kalım savaşının nedenini ve 250 bin askerimizin hangi uğurda şehit düştüğünü anlamak için Mehmet Akif’in şu mısralarına bakalım:
     
      Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli
      Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli
      Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli
      Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

       Aziz mü’minler!

       Bugün de aynı ruh ve inanca, aynı birlik, beraberlik ve dayanışmaya ihtiyacımız vardır. Çanakkale de şahlanan ruh milletimizin mayasını oluşturan ruhtur. Bu ruh, dinin, vatanın, namusun, bayrağın, kısaca bizi biz yapan değerlerin en zor şartlarda bile feda edilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Bu ruhu yaşattığımız müddetçe ulaşamayacağımız hiçbir hedef, başaramayacağımız hiçbir iş, çözemeyeceğimiz hiçbir problem kalmayacaktır.
   
       O halde değerli Müslümanlar!

       Çanakkale zaferinin bu ruhunu genç nesillerimize iyi anlatalım. Milletçe bu onurlu mirası aynı inanç ve duyarlılıkla yarınlara taşımak en büyük vazifemizdir. Bugün bu vatan toprağında ezan sesleri yükseliyor, namusumuza namahrem eli değmiyorsa bunu Çanakkale de şehit düşen askerlerimize borçlu olduğumuzu unutmayalım.
      
       Sevgili kardeşlerim!

       Bir Çanakkale zaferinin yıl dönümü münasebeti ile bütün şehitlerimizi, gazilerimizi rahmetle anıyor, hutbemi merhum istiklal marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale şehitlerine adlı şiirinden birkaç mısra ile bitirmek istiyorum.
      
       Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
       Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer
      
       Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,
       Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi.
 
      Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
      ‘Gömelim gel seni tarihe’ desem sığmazsın
  
      Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber
      Sana aguşunu açmış duruyor peygamber.



İNSANİ İLİŞKİLERDE ÖLÇÜLÜ OLMAK

      Muhterem Müslümanlar!

     Yüce dinimiz İslam, bizlerden ölçülü ve tutarlı olmamızı istemiş, mutlu bir hayat sürebilmenin bir takım kurallara uymakla mümkün olabileceğini belirtmiştir. Aynı toplum içinde yaşayan bizlerin, ilişkilerimizde düzeyli ve seviyeli olmamızı tavsiye etmiştir.  Müslümanların ilişkilerinde samimiyet, güvenilirlik, sadelik, nezaket, sevgi ve saygı esastır.
      Toplum içerisinde yaşayan her şahsın bilmesi gereken şey: kendi özgürlüğü ve hakları kadar karşısındakinin de sahip olduğu bir özgürlük ve haklar alanının olduğudur. Kendi hayatında idame ettirirken başkasının alanına müdahale etmemek hem insani hem de dini bir vazifedir.
  
      Değerli mü’minler!

      Yüce rabbimiz inanan kişiler olarak bizlere, ilişkilerimizde uymamızı tavsiye ettiği bazı hasletler vardır. Bunların başında: birbirimize karşı anlayışlı, hoşgörülü ve tevazu içinde davranmamızı istemesi gelmektedir. Bununla beraber bazı kötü hasletlerin de, Müslüman tanımıyla yan yana gelmesinin yanlışlığına işaret edilmiştir. Bu hasletler ise kibir, gurur, büyüklenme, edep sınırı dışındaki söz ve davranışlardır. Yüce rabbimiz Kur’an-ı kerimde; ‘Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.Çünkü sen (ağırlığınla) ne yeri yarabilir,ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.’buyurarak bu kötü hasletlere dikkatimizi çekmiş,bir Müslüman da olması gereken davranışı şu ayeti kerime ile ifade etmiştir. ‘rahmanın gerçek kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler.Ve kendini bilmez cahil kimseler onlara laf attığında, selam eder geçerler.’
  
      Kıymetli Müslümanlar!

      Yukarıda zikredilen iki ayeti kerime bizlere inananlardan oluşan bir toplumda ne gibi hasletlerin doğru ve hangi özellikleri yanlış olduğunu özetlemektedir. Bugün ki toplumumuza baktığımızda ise, bu belirtilerin aksine, ya iki kişi arasında olması gereken saygı sınırını aşan bir samimiyet ve ufacık menfaatler sebebi ile örülen nefret ve kin duvarlarını görmekteyiz.  Bunun yanı sıra edep sınırını zorlayan söz ve davranışların toplumdaki yaygınlığını üzülerek müşahede etmekteyiz. Oysa bir mü’minin hayatında asıl olan hem samimiyette hem kızgınlıkta aşırıya kaçmadan, orta yollu ve düzeyli bir ilişki kurmasıdır. Mü’min; insan haklarına saygılı olan, bütün insanları Allahın kulu olarak görür, geçimli ve uyumlu, insanlara yol gösterici, birleştirici, tefrika ve ayrılıklara pirim vermeyen insandır. Yine mü’min: alçak gönüllü, Müslümanlara merhametli, insanlar için hayırlı, her işinde Allah rızasını gözeten insandır. Bunun  en güzel örneği ise Allah resulü(sav) dır. Hutbeme bir ayeti kerimenin mealiyle son vermek istiyorum. ‘ Ey iman edenler! Allahtan korkun ve yumuşak söz söyleyin’ 



KUL HAKKI

      Muhterem müminler,

   Bizleri yoktan var eden yüce rabbimizi anlamak bizler için büyük bir saadettir. Anlayamamakta büyük bir nasipsizlik, perişanlık ve zavallılıktır. Kuran diyor ki: Yaratan bilmez mi? Yani Allah yarattığını bilmez mi? Bir şeyin kullanma kılavuzunu en iyi onu ortaya çıkaran bilir. İnsanın kullanma kılavuzunu da en iyi Allah bilir. Vahiy işte o kılavuzdur. Bu kılavuzda insanın meziyetleri ve reziletleri, artıları ve eksileri, güçlü yanları ve zayıf yanları erdemleri ve zaafları bulunur.İnsafla düşünelim ve vicdanımızla karar vermeye çalışalım.İnsanın kullanma kılavuzunu insan yazsaydı ne olurdu? Ne olacak başta Allah’ın kullarını kendisine kul köle ederdi.Kendisi ve iş ortaklarını üste,kılavuzunu yazdıklarını alta yerleştirirdi.Orada kulluk kölelik düzeni işlerdi.Fakat adı böyle konmaz, sahte özgürlükler, yalancı garantiler vaat ederdi.

      Muhterem mü’minler,
     Tarih boyunca kula kul olmaya itirazın iki nedeni vardır.Birincisi kulluğu gerçek adresine yöneltmek için, ikincisi düzeni tersine çevirmek için.Kimseyi omzumda taşımam, kimsenin omzuna basarak yükselmem itirazıdır.Hele milletin omzundan aşağı abdest bozan haramzadelere omzumu haram ederim itirazıdır.Kula kul olmam ve kulu kul edinmem tavrıdır.Alttakileri savunduğunu iddia eden tüm dünyevi ideolojilerin itirazı ikinci türdendir.Yani, benim itirazım beni kendine kul etmendir. Birazda başkaları bana kul olsun.Birazda ben yiyeceğim.Bu durumda zulüm değişmeyecek sadece zulmün adresi değişecektir.Karanlığın biri gidecek diğeri gelecektir.Kurdu öldüreceksiniz, meydan çakallara kalacaktır.Nemrutu indirecek, onun yerine firavun gelecektir. 

      Muhterem mü’minler,

      Zalimlerden zalim, zulümlerden zulüm beğenmek istemiyorsak Allah’a güveneceğiz. Allah’a iman etmenin Allah’a güvenmek demeye geldiğini anlayacağız.Allah’ım senin benim için seçip beğendiğini bende kendim için seçip beğendim diyeceğiz.İnsanlık treni kaçmadan, hayatın pili tükenmeden ve ilahi kredi tükenmeden denmeli bu.
      Basında çıkan ve pek çoğumuzun malumu olan bir haberi tekrar sizlerle paylaşmak istiyorum.Nijerya’nın İslam şeriatıyla yönetilen Zamfara eyaletinde Müslüman yöneticiler aynı bölgede yaşayan Hıristiyanlara karşı adil bir yönetim uygulandığı için Amerikan Kilisesi tarafından 2005 yılı din barış ödülüne layık görüldüler.Amerikan baş papazı Sunday Wahomo ödülün bu eyalete verilmesinin en büyük sebebi olarak İslam şeriatıyla yönetilen eyalette bugüne kadar hiçbir Hıristiyan’a zulüm ve haksızlık edilmemesini gösterdi.Ne o şaşırdınız mı?Ben burada şaşıracak bir şey görmüyorum.Tanzimatın ilanı ile bazı şer’i kanunların kaldırılması üzerine, Osmanlı tebasında bulunan bazı gayrimüslimler bu karara itiraz ederek biz İslam şeriatından razıyız diye bazı eyaletlerde gösteri düzenledikleri bilinen tarihi bir gerçektir.  
      AB ülkelerinde kız erkek karışık eğitimden hızla vazgeçildiğini bilenler biliyor.Hem de istatistiki veriler taban alınarak bu yapılmaktadır.
    Ülkemizde son dönemlerde yaşanan, laiklik elden gidiyor feryatları arasında dikkatlerden kaçan Japonya’da halkın ısrarlı talepleri üzerine bir tren sadece bayanlara tahsis edilmiştir.Japon hükümeti bu kararı alırken bayanların daha rahat daha doğal hareket etmelerini sağlamayı göz önünde bulundurmuş.Fakat bizdeki gibi falan ne der filan ne tepki gösterir kaygısından uzak sadece vatandaşının huzur ve mutluluğunu amaçlamıştır.

      Muhterem mü’minler,

      Allah’a güvenelim.Hutbemin başında okuduğum “Allah hüküm verenlerin en iyisi değil mi” ayetini her okuyuşumuzda Nebi’nin dediği gibi
     “Evet Yarabbi”
     “Evet Yarabbi”
     “Evet Yarabbi” diyerek kabullenelim.

 

MESLEK SAHİBİ

     
      AZİZ MÜMİNLER!

      Çocuğumuzun iyi bir meslek sahibi olması için her türlü fedakârlığa katlanırız.’Fani dünya’  sözü dilimizden düşmese de, aman yavrum iyi bir üniversiteye gitsin, iyi bir iş sahibi olsun diye her sıkıntıya katlanırız.
      Eğer hayat bu dünyadan ibaret değilse, çocuğumuzun istikbali de bu dünya ile sınırlı değildir.  Daha doğrusu asıl istikbal, o bitip tükenmeyecek sonsuz hayat olmalıdır. Şimdi kendimize soralım, bizden önce veya sonra sonsuzluk âlemine göçecek olan çocuklarımızın oradaki istikbalini de aynı titizlikle düşünüyor muyuz? Ahiret denen o diyarın sermayesinin ve ateşinin buradan götürüleceğini biliyoruz. Öyleyse gözümüzün nuru yavrularımızın o sonsuz hayatta iyi bir istikbal sahibi olması için de gayret sarf ediyor muyuz?
      İşte Ümmi Harise, oğlu harise ibni Surake Bedir savaşında öncü kuvvetler arasındaydı. Kuyudan su içerken düşmanın fırlattığı bir okla şehit edildi. Savaş bitipte gaziler medineye dönünce annesi peygamberimizin huzuruna çıktı.
      Ey Allah’ın Resulü! Oğlumu ne kadar sevdiğimi bilirsin. Eğer o cennetteyse sabredip mükâfatını ALLAH’tan bekleyeceğim. Yok değilse o zaman olanca gücümle ağlayacağım.
      Peygamberimiz bu dertli anaya; Ey Ümmü Harise! ahirette bir değil birçok cennet vardır. Senın oğlun onların en yücesinde, Firdevs cennetindedir. Buyurdu biricik yavrusunun ebedi mutluluğa kavuştuğunu öğrenen anne bütün acılarını unuttu.
      Öyleyse bir ana-baba Ümmü Harise gibi evladının gerçek istikbalini her şeyden daha çok düşünmelidir. Dünyada onun en iyi Fakülteyi kazanmasını istediği gibi, ahirette de cenneti alayı kazanmasını arzu etmeli bunu için elinden geleni yapmalıdır.
      İşte İmam-Hatip lisesinde okuyan genç kardeşlerimiz. Babalarımız bundan dolayı yakınımızdaki liseleri geçipte birleri bu okullara gönderdi. Oğlum dünyasını öğrendiği gibi Dininide öğrensin. İyi bir insan, iyi bir Müslüman olsun. Bir Ana-Baba ciğerparesini cehennem yakıtı olmaktan kurtarmak için elinden geleni yapmışsa, ona en büyük iyiliği yapmıştır.
     
      Değerli müminler!
     
      Çocuklarımıza en iyi istikbali hazırlamak, onları İslam terbiyesiyle yetiştirmek mümkündür. Zira peygamberimizin buyurduğu gibi ‘Hiçbir Ana-Baba çocuğuna İslam terbiyesinden daha değerli bir hediye veremez’.
      Bu gün islamdan önceki dönemde olduğu gibi çocukları diri diri toprağa gömme âdeti yoktur. Ama islamdan uzak yetiştirilmek suretiyle onlar manen öldürülmekte adeta ateşe atılmaktadırlar.
      Çocuklarını en iyi okullarda okutan ve onlara iyi bir meslek sahibi yapan Anne-Baba, yavrusunu hayatın ezici yıpratıcı fırtınalarına karşı da korumuş oluyor mu? Unutmayalım ki İnsanın Ruhunu alt üst edebilecek olaylar karşısında ona dayanma gücü veren dindir. Manevi terbiye ile beslenen ruhlar, insanı sarsan olaylar karşısında pes etmez. Hayatın sadece bu dünyadan ibaret olmadığını bilir.
      Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı, ALLAH’IN kendilerine buyurduğuna karşı gelme ve emredildiklerini yapan melekler vardır.