İSTANBUL'UN FETHİ
Muhterem Müminler!
Mukaddes bir davanın, İslam davasının temsilcisi olma şerefine eren Müslüman ecdadımız, tarihe şan veren birçok zaferler elde etmiştir. Bu zaferlerin başta gelenlerinden biri de şüphesiz, İstanbul’un Fethi’dir.
İstanbul’un Fethi sarsılmaz bir imanın, yılmaz bir çalışmanın ve peygamber müjdesi etrafında pervaneleşmenin ulvi neticesidir.
Bu sebepledir ki, İstanbul’un Fethi unutulmaz. Geçmişini unutan, tarihi bağlarını koparan milletin yarınları yoktur, bu Müslüman millet, bir Bedir’i bir Uhud’u, bir Mekke’nin Fethini nasıl unutamazsa bir Malazgirt’i, bir Çaldıran’ı bir Çanakkale’yi ve daha niceleri gibi bir İstanbul’un Fethini unutmayacaktır.
Herkes bilmelidir ki, kahraman ecdadımız, çıktıkları her sefere Allah için çıkmışlar, ulaştıkları her yere İslam’ın silinmez mührünü vurmuşlardır. Kılıçlar, Allah’ın dini uğruna şakırdamış, şahadet şerbetleri Allah’ın rızasına ermek için içilmiştir.
İşte, nebiler Nebisi (sav)’in: “Kostantiniyye yani İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” Müjdesi büyük Türk hükümdar Hz. Fatih’in gönlünü yakıp tutuşturmaya başlamıştır.
Aziz müminler!
Akşemseddin Hazretleri gibi velilerden Molla Gürani, Molla Hüsrev ve Molla Zeyrek gibi ulemadan feyiz alan Genç Fatih, peygamber müjdesinin verdiği bir azimle fetih hazırlıklarına başladı. Ve o zamana kadar görülmemiş dev toplar döktürdü. Bizanslılara boğazdan gelebilecek yardımı önlemek için Rumeli Hisarı’nı inşa ettirdi. Gemilerini kızaklarla Dolmabahçe sırtından yürüterek Haliç’e indirdi. Surların dibine tüneller kazdırdı ve tekerlekli kuleler yaptırdı. Maddi ve manevi her türlü hazırlık tamamlanmıştı.
Nihayet 6 Nisan 1453 Cuma Günü, surların dibinde kılınan Cuma Namazından sonra üç yüz bin asker ve yüz yirmi parça donanmadan meydana gelen fetih ordusuyla, İstanbul karadan ve denizden kuşatıldı.
Artık, İstanbul semaları Allah Allah sedaları, Tevhid ve tekbir sesleri ile inliyordu. Surlar çatırdıyor, Bizans sallanıyordu. Zafer için yapılan dualar ve gözyaşları birbirine karışıyordu.
29 Mayıs 1453 Salı sabah tan yeri ağarırken, ezan-ı Muhammedi okundu ve sabah namazı kılındı. Namazdan sonra okunan fetih suresi huşu içerisinde dinlendi. Toplu halde Allah’a niyaz eden, imanlı ordu, daha güneş doğmadan hücuma başladı.
Nihayet İstanbul surları Fatih’in ordusuna geçit vermeye başlamıştı. Ezan sesleri, Tevhid, tekbir sesleri dalga dalga gökleri kuşatmıştı ve artık İstanbul İslam’ın olmuştu.
Henüz bıyıkları yeni terleyen Hz. Fatih yanında olan hocalarıyla beraber İstanbul’a girdi. Doğruca Ayasofya’ya giderek secde-i şükranda bulundu. Ayasofya’yı fetih timsali olarak camiye çevirdi. Fethin üçüncü günü Cuma hutbesini bizzat okuyan Fatih, Cuma namazını Akşemseddin Hazretlerinin arkasında kıldı ve Ayasofya’yı bize cami olarak emanet etti.
Evet Aziz Müminler!
İstanbul’un Fethi bize göstermiştir ki, Allah’a ve Resulün samimi bir bağlılık, sarsılmaz bir iman ve ciddi bir çalışma her türlü başarının anahtarıdır. Milletimizin Tarihi buna benzer pek çok kahramanlık destanlarıyla doludur.
Hutbemi Arif Nihat Asya’nın fetih marşının bir bölümüyle bitirmek istiyorum.
Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden…
Senin de destanını okuyalım ezberden
Haberim yok gibidir taşıdığın değerden
Elde sensin dilde sen… Gönüldesin baştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
25.05.2007
Bilal DİLSİZ
|

|
CEMAAT İLE NAMAZ KILMAK
Muhterem Müslümanlar!
İslam cemaat dini olup, namaz başta olmak üzere bizleri cemaat halinde bulunmaya büyük önem verir.
Cemaate devam etmek, cemaatle namaz kılmak sünneti müekkededir. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin sünnetlerinin en kuvvetlisidir.Resul-i Ekrem her zaman cemaate devam etmişlerdir. Resul-i Ekrem bu konuda cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. Eğer müminler yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınmasının sevabını bilseler emekleyerek camilere koşarlardı. Yatsı namazını cemaatle kılanlar yarı geceye kadar namaz kılmış sayılırlar. Sabah namazını cemaatle kılanlar ise, bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibi olacaklarını haber vermiştir.
Bir gün sabah namazını kıldıran Hz. Ömer, cemaatten birinin gelmediğini görünce, o kimsenin neden gelmediğini sormuştur. Demişler ki o zatı muhterem geceleri yatmaz devamlı ibadet eder, ihtimal ki sabaha yakın uykuya dalmış ve bu yüzden cemaate gelememiştir. Hz Ömer, “eğer O kimse gece uyumuş olsa da, sabah cemaatinden geri kalmamış olsa onun için daha hayırlı olurdu.” Demiştir.
Yine Peygamberimiz, eğer Müslümanlar birinci saftaki fazileti bilseler orada yer bulabilmek için aralarında kura çekmek zorunda kalırlardı, eğer camiye erken gitmenin sevabını bilseler, önce gidebilmek için yarışırlardı. Gece karanlıklarında, evlerinden kalkarak namaz kılmak üzere camiye gidenler tam bir aydınlık içinde bulunacaklardır. Camilere devam edenleri görürseniz onların cennetlik olduklarına şahitlik ediniz, buyurmuştur.
Cemaate devam etmek derecemizin yükselmesine, günahlarımızın bağışlanmasına vesile olur. Nitekim Resul-i Ekrem; Günahların bağışlanmasını, derecelerin yükselmesini sağlayan iyiliklerden biri de camiye giderken atılan adımlardır. Kıyamet günü arşialanın gölgesinde istirahat edeceklerden biri de; camilere gönül veren, cemaate devam eden Müslümanlardır, buyurarak cemaatin önemini belirtmiştir.
Yukarıda okunan Ayet-i Kerimede: “Namazı doğru dürüst kılınız, zekatı veriniz, rüku edenlerle beraber rüku ediniz.” Buyurmuştur.
Muhterem Müminler!
Müslümanların günde beş defa bir araya gelmeleri, huşu içerisinde namaz kılmaları canab-ı hakk’a kemal-ı tazimde bulunmak üzere rüku ve secdeye eğilmeleri, davranışların en güzeli, ibadetlerin en mükemmelidir. Müslümanların bir arada bulunması, safların düzgün tutulması, namazların kabulüne ve ruhların takamülüne bir sebeptir. Cemaatin özelliği safların düzenliliği Allah’ın rızasının kazanılmasına bir vesiledir. Cemaate devam edenleri en çok sevap alanı, en uzak yerden gelendir. Cuma ve Bayram namazlarında cemaatin şart kılınması, cemaatle namaz kılmanın fazilet ve önemini belirtmektedir. Cemaatle yalnız farz namazları, bir de Ramazanda vitir ve teravih namazları kılınır. Diğer nafile namazlar cemaatle kılınmaz.
Aziz Müslümanlar!
Cemaate devam etmek, zaruret olmadıkça terk edilmemelidir. Hastalık, ihtiyarlık gibi meşru mazeretler bulunmadıkça, şiddetli soğuklar, sel ve fırtınalar, çamur ve yağmurlu havalar engel olmadıkça cemaate devam edilmelidir. Nitekim Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde mealen özürsüz cemaate gelmeyenler için onlar içinde oldukları halde evlerin yakasım geliyor buyurmak suretiyle cemaatin özürsüz terk etmenin ne büyük bir tehlike olacağını vurgulamaktadır. Resul-i Ekrem, cennete girmek için ne yapmalıyım diye soran kişiye; imam ol. İmamlığa gücüm yetmez, müezzin ol. Müezzinliği de beceremem. O halde cemaate devam et. Ön safta yer almaya gayret eyle, buyurmuştur. Her zaman namazı cemaatle kılmaya gayret edelim, birlik ve düzenimizi bozmayalım, yek değerimizden ayrılmayalım, birbirimize karşı saygılı olalım, yek vücut olduğumuzu her yerde gösterelim. Böylelikle Allah’ın rahmetinden, ibadetlerin feyzinden yararlanalım.Resul-i Ekrem ve Eshab-ı Kiramın yolundan ayrılmayalım.
18.05.2007
Hamza POLAT
|

|
KUR'AN-A GÖRE MÜSLÜMAN
Muhterem Müslümanlar!
Bir insan Allahu Tealanın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (sav) ‘in onun kulu ve Resulü olduğuna, meleklere, kitaplara, diğer peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere inanmakla mümin ve Müslüman olur.
Her mümin imanını geliştirip kuvvetlendirmek, kamil ve olgun bir Müslüman olmak için, gayret göstermek zorundadır.
Bu üstün dereceye ulaşmak için Rabbimizin emirlerini duymak ve Peygamber efendimizin sünnetlerine uymak gerekir.
Böyle hareket etmeden, dünya ve ahirette selameti bulmak, yelkensiz ve dümensiz bir gemi ile okyanusta yolculuk yapmak kadar zordur. Bu yol dikenli, tehlikeli ve haramilerle doludur.
Bu yol dikkat ve uyanıklık ister.Cennet bu engelleri aşmakla elde edilir.
Ahirete giden bu yolda ileriye doğru gidebilmek için, bir öndere, ışığa ihtiyaç vardır. Yolun inişini, yokuşunu ve virajını gösteren işaretlere ihtiyaç vardır.
İşte, İslam dini; bu yolu zarara uğramadan yürüyebilmek için, gerekli bilgiyi ve şartları bildirmektedir.
Bu yolculuğun kaptanı Hz. Muhammed (sav), pusulası Kur’an-ı Kerim’dir.
Muhterem Müslümanlar!
Allahu Teala mümini Kur’an-ı Kerim’de şöyle tanıtmıştır; “Müminler gerek sana indirilen Kur’an-ı Kerim’e, gerek senden önce indirilen kitaplara iman edenlerdir. Onlar namazını dosdoğru kılanlar, zekâtını verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlardır. Müminler ancak onlardır ki Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Karşılarında ayetler okununca, onların imanını artırır. Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler.”
Peygamber efendimizin hadisi şeriflerinde mümin insandan şu niteliklerde olması istenmektedir:
“Mümin, uyanık, ileriyi gören kimsedir. Bir yılanın deliğinden iki defa ısırılmaz.
Mümin kendi nefsinden önce, din kardeşini düşünerek imanda olgunlaşır. Kimsenin kötülüğünü istemez. Kendisi için sevip arzu ettiği şeyi insanlar içinde sevip arzu eder. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Sizin hayırlınız kendinden hayır umulan ve şerrinden emin oluna kimsedir. Mümin, din kardeşine, ilmi ve düşüncesiyle ışık tutarak onu aydınlatır. Çünkü mümin müminin aynasıdır.”
Mümin mümine karşı birbirine kenetlenmiş binalar gibidir.
Mümin halkın mal ve can itibariyle, kendisinden emin olduğu kimsedir. O çalışkandır. Rızkını helalden temin etmek için alın teri döker. O şerefli ve cömerttir. Varlığıyla insanların hayrına koşar. Zaten insanların hayırlısı da insanlara faydalı olandır.
Mümin din kardeşiyle yakından ilgilenmelidir. Onların dertleriyle ilgilenmeli ve dertlerine çare aramalıdır. Halkın arasında yaşayıp onların ezalarına sabreden bir mümin, insanların arasına karışmayan ve onların ezalarına tahammül göstermeyenden hayırlıdır. Hutbemi bir hadisi şerif mealiyle bitirmek istiyorum.
Müminler birbirini sevmekte birbirlerine acımakta ve birbirilerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.
11.05.2007
Muzaffer DEMİRBAŞ
|

|
GÜZEL HUYLAR
Aziz Müminler!
Ömerul Faruk (ra) bir sözlerinde şöyle buyuruyor: “ Ey insanlar! Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan önce, kendi amellerinizi tartınız.”
Gelin Ey Müminler biz de bu Cuma saatinde günlük bir muhasebemizi yapalım.
Bugün, uykudan kalkarken, Allahu Teala yı anarak ve ona hamd ederek, yani “Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun. Yayma onadır.” duasını ederek kalkabildik mi?
Bugün, beş vakit namazımızı özellikle sabah namazımızı cemaatle kılabildik mi?
Bugün, Allah’ın kitabından bir şey okuyup veya üzerinde hiç düşünebildik mi?
Bugün, bilerek ya da bilmeyerek işlediğimiz günahlarımızdan dolayı hiç tevbe ve istiğfarda bulunabildik mi?
Bugün, ölümü, kabir hayatını ve ahiret safhalarını hiç düşünebildik mi?
Bugün, Allah’tan korkarak ve yanında bulunan meleklerden utanarak günah işlemekten uzak durabildik mi?
Bugün, dilimizi başıboş konuşmaktan, yalandan, dedikodudan, gıybetten ve gönül kırıcı sözden uzak tutabildik mi?
Bugün, en büyük danışmanımız olan nefsimizle hiç hesaplaştık, onu sorguya çekebildik mi?
Bugün, Allahu Teala’dan kalbimizi Din-i Mübin-i İslam üzere sabit kılması için “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi Din-i Mübin-i İslam üzere sabit kıl.” Duasını yapabildik mi?
Bugün, bize dinimizi öğretecek, bilgimizi artıracak imanımızı kuvvetlendirecek herhangi bir eser okuyabildik mi?
Bugün, yeni bir ilmi mes’ele öğrendik ya da başkalarına öğretebildik mi?
Bugün, Peygamber efendimiz (SAV)’e hiç Salât-u Selam getirebildik mi?
Bugün, kazancımızın, yiyip-içtiğimizin ve giydiğimizin helal olması için hiç dikkat edebildik mi?
Bugün, en büyük tehlike olan şirkten korunmak için sabah-akşam okunması büyük önem taşıyan “Bilmeyerek işlediğimin de senden bağışlanmasını dilerim. Şüphesiz ki bütün gaybları ancak sen bilirsin.” Duasını okuyabildik mi?
Bugün, kıldığımız namazlarımızın sonunda tesbihatımızı eksiksiz yerine getirebildik mi?
Bugün, sayısız insanların aldandıkları, Hadis-i şeriflerde bildirilen “sıhhati koruma ve zamanı gereği gibi değerlendirme” konusunda gereken hassasiyeti gösterebildik mi?
Bugün, gözümüzü, kulağımızı ve diğer uzuvlarımızı haramdan koruma hususunda gereken dikkat ve hassasiyeti gösterebildik mi?
Bugün, yeme-içme, yatıp-kalkma gibi günlük faaliyetlerimizi sünnet ölçülerine riayet ederek yerine getirebildik mi?
Bugün, Allah için cihat veya hizmet sayılabilecek herhangi bir faaliyet ve teşebbüste bulunabildik mi?
Bugün, her an gelmesi mümkün olan ölüm için vasiyetimizi hazırlayıp, borç ve alacak gibi hesaplarını yaparak ebedi yolculuk için gerekli bütün hazırlıklarımızı tamamlayabildik mi?
Ey Müslümanlar! Yukarıdaki muhasebe örneklerini dikkatle dinleyerek ilgili sorulara vereceğimiz “evet” veya “hayır” cevapları ile lütfen kendimizi kontrol edelim. Sonunda da tekrar kendimize soralım: “Gerçekten bugün Allah için ne yaptık?
04.05.2007
Mustafa DEMİR
|

|
KUTLU DOĞUM
Muhterem Müslümanlar!
Her gün yüzlerce insanın öldürüldüğü Irak, çoluk çocuk demeden yok edilmeye çalışılan Filistin, Afganistan, Çeçenistan ve daha niceleri…
Uyuşturucu, alkol, şiddet, cinsel taciz anaforunda yürekleri talan edilen dünya gençliği…
Ve daha bir sürü olumsuzluklar…
Batılı bir yazarın ifadesiyle “Cinayet yüzyılı” diye tanımlanan 20. yüzyıl. 21. yüzyıl da eskisini aratmayacak bir yolda ilerliyor.
Evet, Aziz Müminler!
Kim yeni bir yüzyıl başlatacak insanlık adına, merhamet adına, şefkat adına?
O!
O’nun nuru… O’nun elinden tutanlar… O’nun nuru ile yüreği aydınlananlar… O’nun izinden gidenler
O!
Rahmeten lil âlemin… Rahman’dan gelen… Rahim’den gelen… Rauf’tan gelen… —Sallahu aleyhi Vesellem-
Gel Ey Muhammed bahardır. Dudaklar ardında saklı Âminlerimiz vardır. Hacdan döner gibi gel! Miraçtan iner gibi gel! Bekliyoruz yıllardır.
O’nun dünyaya teşrif ettikleri günleri Mehmet AKİF anlatıyor. Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
Kız çocuklarını O kurtardı. Köleleri O kurtardı. Eşyadan farksız kadınları O kurtardı.
Savaşa gönderdiği komutanına: “ Kadınlara dokunmayacaksın! Çocuklara dokunmayacaksın! Yaşlılara dokunmayacaksın! Kiliselerde havralarda ibadetleri ile meşgul olanlara dokunmayacaksın!” diye emir veren O idi. Bu O’nun getirdiği savaş hukuku idi. Savaşta bile cinayet yoktu O’nun hukukunda.
Mekke Fethine giden 10 bin kişilik ordu yürüyor. Yolda henüz yavrulamış bir anne köpek, yavrularını emziriyor. Ne yapacaksınız? O’nun rahmeti yetişiyor imdada… Bir nöbetçi dikiyor anne ve yavruların başına ve orduyu onları rahatsız etmeyecek bir uzaklıktan geçiriyor. Karınca yuvalarını yakanlara öfkelenen O idi. Hayvanları dövenleri, ağır yük yükleyenleri ikaz eden O idi. –Sallahu aleyhi Vesellem-
Taif’ten bütün zamanlara seslenen O idi.
Allah’ın davetini ulaştırmak için gittiği Taif’te, ayak takımının hücumuna uğramış, taşlanmış… Ayakları kan revan içinde kalmış. Bir bağ evine sığınıyor. İşte orada, ondan Taif’in altını üstüne getirmesi için dilekte bulunması isteniyor. “Dile dağlar yıkılsın bu halk üzerine !” Dilemiyor. Başka bir şeyi diliyor:
Rabbim, bu ülkenin çocuklarını senin rahmetinle buluştur. Tevhid bilgisi ile… Taif öfkesi yok orada, Taif duası var, rahmeti, şefkati var.
“Komşusu açken tok sabahlayan bizden değildir.” Diyen O. İnsanoğlu’nu yaratılışta kardeş ilan eden O.
O buluşturacak açlıktan ölenlerle, tokluktan ölenleri!... Yürekleri O buluşturacak, O tutuşturacak….
Gençlerin elinden önce O tuttu. Musab’lar, Ali’ler, Ammar’lar, Muaz’lar… Alınları çağlar boyu ışıyan gençlerle buluştu O. Bütün zamanların gençlerinin yüreğine seslendi Musab’larda… Çürümeyin, pörsümeyin, öğütülmeyin günah değirmeninde… Gelin elele tutuşup, insanlığı diriltelim…
İslam başlı başına bir rahmet dünyası idi. Barıştı. Güvendi. Saadetti. İslam yurduna çağırdı insanları. Barış ve güven yurduna.
Savaş yurtları barış yurdu olsun istedi. İnsanın kan dökücü ve fesat çıkarıcı damarlarına rahmeti taşımak için geldi. Buyurdu ki: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız.” Sevgi ile yoğurdu O, yürekleri.
Buyurdu ki: “Susuz kalmış kediye su vern günahkâr kadın kurtuldu. Kardeşine gülümseyen iyilik yaptı. Atına binen kişiye yardım eden… Yoldaki taşı kaldıran güzel Müslüman oldu.
O inşa etti… Rahmana yakışır toplumu. Rahime yakışır, O inşa etti Allah’a dönecek olan ak yüzleri olan toplumu… O inşa etti… Öfke toplumu yerine af toplumunu. Kinini kusan insanların değil yutan insanların toplumunu. O inşa etti… Arınanlar toplumunu… Birbirini arındıran… Kendini arındıran… Malını arındıran… Geçmiş hayat dosyasını arındıran… O inşa etti… Yufka yürekli insanları, Müslümanlar toplumunu…
O halde Değerli Müminler! Şimdi bize düşen ne?
Bu dünyada, ebedi âlemde… Livaülhamd’in altına varıncaya kadar… O’nunla elele tutuşmak… Yollarda… O’nun izine basmak… Gönüllerimizi… O’nun nuru ile aydınlatmak… O’nunla arınmak… O’nunla durulmak… O’nun rahmet deryasına batıp çıkmak… O’nun güzelliğini kuşanmak… O’nu aramak… O’nu sormak… O’nsuz bir hayattan korkmak… O’na ümmet olmak…
Evet, O’na ümmet olmak... Livaülhamd altında onunla buluşmak…
27.04.2007
Kadir KESKİN
|

|
SEVGİLİLER SEVGİLİSİ HZ. MUHAMMED (SAV)’e,
Muhterem Müslümanlar!
Kutlu doğum münasebetiyle, sevgililer sevgilisine bazı düşüncelerimi arz etmek , ona seslenmek istiyorum.Buyrun beraberce dinleyelim.
Ya Resulellah,
Meleklerin arza indiği, ashab-ı kiramın sende cevap bulduğu o mübarek dönemde yaşamayı o kadar çok isterdim ki. O nurlu yüzünü görmeyi, gül kokan terini koklamayı, arkanda saf tutup namaz kılmayı, yanında cihat etmeyi, seninle hicret etmeyi, bir de seninle yaşamayı o kadar çok isterdim ki şu dünyada.
Gecenin çıldırtan yalnızlığında, yıldızlar ile ayın arasında seni görmek isterdim. Güneşin batışını izlerken Karadeniz’in ufkunda, mavinin kızıla dönüştüğü denizin ortasında seni görmek isterdim. Uyurken, rüyamda; namaz kılarken, Kâbe’de; haccederken, Arafat’ta; mescidinin önünde, Kudüs’ün merkezi Mescid-i Aksa’da seni görmek isterdim. Güneşin doğuşunda, rüzgârın esişinde, bulutların üstünde, yağmur damlalarında… Kısacası her yerde seni görmek isterdim Ya Resulellah.
Seninle konuşmayı, o mübarek sesini işitmeyi, sünnetini izlemeyi ve birebir uygulamayı o kadar çok isterdim ki.
Ah Resulüm ah! Zamanı bi döndürebilseydim geriye. Oynatabilseydim filmi geriye doğru. Silebilseydim bugünü ve uzanabilseydim geçmişe. Bir de yaşayabilseydim seninle şu dünyada.
Yine yalnız ve ıssız bir zaman. İçimde bir boşluk var. Boş kalan bir çerçeve. Ne yaptıysam dolduramadım. Ama artık dolduramayacağımı da anladım. Ya Resulellah seni görme arzusu içimde uçurumlar kadar büyük bir boşluk yarattı. Bu boşluk, zamanla yarışıyor. Zamana paralel büyüyor, katlanıyor.
Ya Resulellah,
Yine yaş düştü yanaklarıma. Yas düştü kalbime. Çok üzülüyorum. Ama gözümdeki yaş, kalbimdeki korkunun milyonda birini gösterircesine küçük. İçim sızlıyor içim.
Artık çok daha yalnız ve çok daha hüzünlü. Artık hüznün var geride kalan bu boş çerçevede. Şimdi ne sen varsın ne de sana yakışır bir ümmetin, Ya Resulellah.
Senin ve ashabının sevgisinden, saygısından; ensar ve muhacirin kardeşliğinden bir nebze alamıyor ümmet. Ya Resul, ümmetin Allah’tan şifa bekleyen acil hastalar arasında. Riya, kin, öfke, yalan her ne illet varsa akıl çelici, salgın bir hastalık gibi bulaştı ümmetine.
Kalplerden silindi Allah’u Ekber. Gençlik çağ atladık diyerek kalbini, istemeyeceğin türlü türlü şeylerle doldurdu. İman, kalbimizden sinsi tilkiler tarafından kurnazca çalındı. Ümmet ilacını biliyor. Ama ümmet, ilacını bilmesine rağmen, küçük çocuklar gibi “o ilaç acı ben onu içmem” diyerek ilacını almıyor. Ümmet, Kur’an ve sünnete sarılmıyor Ya Resulellah.
Vatan, millet, din bütünlüğü yerine; ırk, dil, mezhep ayrılığı geldi. Kardeşlik bozuldu. Müslümanlar arasında nifak had safhaya ulaştı. Kardeşi kardeşten ayıran bu nifak Müslümanları İslam’a küstürdü. Bedirin, Uhudun, Hendeğin ve daha nice gazvelerin ümmetini düşündürmedi Ya Resulellah.
Bazen Türkiye’mi düşünüyorum. Bakıyorum da bizi biz yapan benliğimizi, özümüzü, elimizden almışlar. Namusumuzu, şerefimizi kirletmişler, kimin umurunda. Ümmet uyuyor Ya Resulellah.
Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, gece uykuya yatılmazken; acaba bu gece hangi saldırılara maruz kalacağız diye düşünülürken, bir yanda Elhamdülillah Müslüman’ım diyen ümmet. Diğer yanda uyuyan millet, uyuyan bizler.
Ya Resulellah,
Ben de sözümü tutamadım. İman ederek vermiş olduğum sözü tutamadım. Kimi zaman kalp kırdım. Kimi zaman kötü söz söyledim. Kimi zaman haksızlık ettim. Sabretmeye çalıştım. Kimi zaman sabredemedim. Acele ettim. Allah yolunda cihat etmeye çalıştım. Ama kimi zaman cihat edemedim. Arkadaşıma, kardeşime, öğretmenime, “niçin namaz kılmıyorsunuz”, “niçin imanınızı ibadetle tamamlamıyorsunuz” diyemedim. Adıma yakışır bir şekilde davranamadım. Mücahit olamadım. Bu isme layık biri olamadım Ya Resulellah.
20.04.2007
Ergün BALCIOĞLU |

|
VEDA HUTBESİ
Muhterem Müslümanlar!
Bu günkü hutbemde sizlere 1400 sene önce Peygamberimiz (S.A.V)’in insanlığa sunduğu ilahi mesajlardan bazı kesitler sunmaya çalışacağım. Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
Ey insanlar! Ben, Allah’ın sizin hepinize gönderdiği Rasulü’yüm. Beni dinleyin, çünkü bilemiyorum, belki de bu seneden sonra, bu yerde sizinle bir daha buluşamayabilirim. Ey insanlar! Hangi ayda, hangi günde ve hangi beldede olduğunu biliyor musunuz?”Ashab-ı Kiram:
“-Haram günde, harem günde, haram beldede ve haram aydayız” dediler.
Allah Resulü Sallallahu aleyhi ve sellim- şöyle devam etti:
“-Kanlarınız, mallarınız, haysiyet ve şereflerini, Rabbinizle buluşacağınız güne kadar, bu ayda bu yerde, tıpkı bugününüz gibi, birbirinize haramdır (birbirinize karşı korunmuştur, onlara tecavüz etmeyiniz) müstesnadır.
Mümin mümine şu gün gibi haramdır. Yaptığı dedikoduyla etini yemesi haramdır. Irzına, namusuna ve haysiyetine zulmetmesi haramdır. Kasten ona bir kötülük yapması haramdır. Yüzüne vurması haramdır. Eziyet vermesi haramdır. Hatta kötülük yapmak maksadıyla bir Müslüman’ın ötekini itip kakması bile haramdır.
Size kimin hakiki Müslüman olduğunu haber vereyim mi? Asıl Müslüman, dilinden ve elinden insanların emniyette olduğu kişidir. Kimin gerçek mümin olduğunu da haber vereyim mi? Hakikatte mümin, insanların, malları ve canları hususunda kendisine güvendiği kimsedir. Kimin muhacir olduğunu size söyleyeyim mi? Asıl muhacir, hata ve günahları terk eden kişidir. Asıl Mücahid de, Allah’a itaat yolunda nefsiyle mücahede edendir.
Dikkat edin! Bütün cahiliye adetleri ayağımın altındadır. Kıyamete kadar ebediyen kaldırılmıştır.
Cahiliye faizi kaldırılmıştır. Lakin “anaparalarınız sizindir. Ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” Allahu Teala faizi kesinlikle yasakladı. Kaldırdığım ilk faiz, amcam Abbas b. Abdulmuttalib’in faizidir.
Cahiliye dönemindeki her kan, su ve mal davaları kaldırılmıştır.
Ey İnsanlar! Kadınlarınızın sizin üzerinizde hakları, sizinde kadınlarınızın üzerinde haklarınız vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız yataklarınızı sizden başkasına çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kişileri izniniz olmadan eve almamaları ve çirkin davranışlarda (edepsizlik ve hayâsızlıkta ) bulunmamalıdırlar. Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz! Çünkü onlar size sığınmışlardır, kendileri için hiçbir şeye malik değillerdir. Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Allah’ın hükmüyle ve onun adını anarak namuslarını helal ediniz. Kadınlar hakkında Allah’tan sakının ve onlara iyi davranın!
Ey insanlar! “Müminler ancak kardeştirler.” Kimseye kardeşinin malı, gönül rızası olmadıkça, helal değildir.
Sakın ha benden sonra, birinin boynunu vuran kâfirler haline gelmeyin! Size öyle iki şey bırakıyorum ki, onlara sımsıkı sarılırsanız, ondan sonra asla sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti. Bunlarla amel ediniz! Ehli Beytimi de size emanet ediyorum.
Ey insanlar! Yarın beni size soracaklar. Benim hakkımda ne diyeceksiniz? Orada bulunanlar: “Şahadet ederiz ki, sen tebliğ ettin, risalet vazifeni hakkıyla eda ettin ve bize nasihatte bulundun.” Dediler. Bunun üzerine Resulullah Sallahu Aleyhi Vesellem şöyle niyaz etti: “Şahit ol Allah’ım! Şahit ol Allah’ım! Şahit ol Allah’ım!...”
13.04.2007
Fettah GÜLER
|

|
KUR'AN-I KERİM'İ OKUMAK VE ANLAMAK
Muhterem Müslümanlar!
Okunduğu zaman her harfine sevap verilen, uyulması halinde dünya efendiliğini, ahiretin huzur ve saadetini garanti eden, okuyana ve öğretene sonsuz müjdeler bahşeden yaşamasını ve neşvünema bulmasını bizzat yüce Mevla‘nın üzerine aldığı, onunla irtibatlı tüm çalışma ve gayretlerin en bereketli kazanç ve en onurlu uğraş olan şerefli, aziz, muhterem kelamın yaşadığımız toplumdaki durumuna kısaca bir göz atalım.
Muhterem Müslümanlar!
Yüce Mevlamız yüz çevirenler için” Her kim benim kitabımdan yüz çevirirse ona dar bir geçim vardır. Ahirette de onu kör olarak haşr ederiz” buyurarak bütün insanlığın ihtiyaçlarını toplayan mutluluğunu garanti eden her yönü ve özelliği sonsuz mucizelerle dolu olan bu aziz kitabı terk eden, ondan uzak duran, sözlerini muhatap almayan, onun nurlu yolunu bırakıp da kendi sahte varlığında ısrar eden, karanlığında inat eden kimseyi” Dünyada huzursuz yaşatırız, inim inim inletiriz. Mutsuzluk ateşiyle yakarız. Huzur ve mutluluk yollarını tıkarız. Sayılı nefeslerini sıkıntı içersinde tüketiriz” buyurmaktadır.
Her gün bizleri beş vakit kurtuluşa, huzura, mutluluğa davet eden yüce bir dinin merhamet pınarlarına, sevgi çağlayanlarına icabet etmiyor, huzur ve mutluluğa koşmuyoruz. Acaba neden?
Vicdanımıza soralım ve sesine dikkat kesilelim. Kuran ayetleri içerisinde insanlığı gelişme ve yükselmekten alı koyan, birlik ve beraberlik içersinde yaşamaktan men eden, huzur ve saadeti yasaklayan bir tek ayet gösterilebilir mi? Bu soruya bütün hücrelerimizle hayır diyoruz. Bunu derken bu şanlı kitabın acaba bütün insanlığa mı yoksa sadece Müslümanların ölülerine mi geldiğinin tespitini de yapalım. Şu an bu aziz kitabı ancak ölülere okumak için elimize alıyoruz. Neden? Çünkü onu anlayamadık, onun ruhuna muhatap olamadık. Onu okuyalım. Okurken anlayalım. Ama kuranı yalnız okumak için değil okunan ayetlere uyulması için indirildiğini de unutmayalım. Kur’an yerde ve gökte her şeyin emrimize verildiğini, dağa, taşa, toprağa, havaya, suya söz geçirme imkânı elimize verilmişken bizler atalet, vurdumduymazlık ve meskenetlik göstererek bütün kapıları ve yolları kapayıp kalmış isek, bu aziz kitabın ne kusuru vardır. Bütün bunların yanında Müslüman toplumların sefil ve zelil yaşayışları. Müslüman gençlerin bir lokma uğruna en ağır işlerde çalışmak zorunda kalması, vatanın öz evlatlarının azınlığın fabrikaları önünde yük versin diye bekliyor olmaları bizleri uyandırmıyor mu? Bu acınacak halden kuranın ruhuna sarılarak çıkalım. Yüce Mevlanın kopmak bilmeyen iman kulpuna hep beraber sarılalım. Kurana muhatap olma bahtiyarlığımızın şükrünü eda edelim. Olaylara iman aydınlığı ile bakalım.
Tarihin en eski efendilerinin torunları olduğumuzu unutmayalım. Bayrağı şahadet şerbeti içenlerin kanından yapabilmiş bir neslin soyundanız. Ecdadımız gücünü gurubu olmayan bir güneşten alıyordu o güneşin adı kuranı kerimdir. Allah kelamı Kuranı kerimin diğer kelamlara üstülüğü, Allahın diğer yaratıklara üstünlüğü gibidir.
06.04.2007
Mustafa AKTAŞ
|

|
MEVLİD KANDİLİ
Muhterem Müslümanlar!
Kâinatı yoktan var eden Yüce Allah insanoğlunu mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Bu mükemmelliğe rağmen insan ilahi hitaba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünya hayatı başladığı ilk andan itibaren kulları ile arasındaki irtibatı sağlamak için Yüce Allah peygamberleri görevlendirmiştir.
Bütün peygamberler Allah’ın emir ve yasaklarını kullara duyurmak ve onlara, doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidayet elçileridir. Bu elçilerin sonuncusu da bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.)’dır. O dünyaya gelmeden önce yeryüzünü küfür bulutları kaplamış, zulmün her çeşidi hüküm sürmekteydi. Mukaddes Mekke şehri, Putları Allah’a eş tutanlarla çevrilmiş, Kabe’nin içi, dışı ve etrafı irili ufaklı putlarla doldurulmuştu. En şerefli varlık olması gereken insan, ahlaksızlığın her türlüsünü yapmaktaydı. Bu feci durumda kıvranan insanlık alemi, imdadına koşacak kurtarıcıyı bekliyordu. İşte böyle bir dönemde Allahütealâ, insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak ve onları doğru yola ulaştıracak olan iki cihan güneşi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.) ‘i göndermiştir.
Değerli Müslümanlar
Kuranı Azimüşşam “ peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da kaçının” ayetiyle peygambere teslimiyeti emretmiş, bununda ötesinde Yüce Allah “de ki Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın” buyurarak rızasını ve affını mutlak olarak peygambere uymaya, onun izinden gitmeye, sünneti seniyesine tabi olmaya bağlamıştır. Peygambere itaati kendine itaat kabul etmiş, onun emrine muhalefet edenleri ise belaya çarpılmak yahut can yakıcı azaba uğramakla tehdit etmiştir.
Aziz Müminler!
Kâinatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) “Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl ki lif lif kopar parçalanırsa, dinde sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar.” Buyurarak, onun sünnetine tabi olmanın bir lüks veya tercih meselesi değil, Müslüman olmanın bir gereği ve mecburiyeti olduğunu ifade etmiştir.
Nebiler nebisi H.z Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in seniyisi, toplumları zulmün, karanlığın ve cehaletin bataklığından; adalet, marifet ve saadetin zirvesine çıkarmıştır. Onun sevgisi, aşkı ve nuru büyük medeniyetlerin ve güzelliklerin menbaı ve temeli olmuştur. Kılıç zoru olmadan kendi rızasıyla İslam’ı benimseyen aziz milletimiz onun rehberliğinde altı asır insanlığa en büyük hizmeti yapmıştır.
Muhterem Müslümanlar
İnsanlık o güneşten uzaklaştığı için gün be gün karanlık artmakta, zulüm, gözyaşı mazlumların feryadı her tarafı kaplamakta, bütün dünya maddi ve manevi buhranlarla sarsılmaktadır.
Evet Değerli Müminler
Bu gece idrak edeceğimiz Mevlit Kandilinin bütün bu sıkıntıların çaresi, dertlerimizin ilacı olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in ve onun sünnetinin yeniden anlaşılıp Mevlit Kandilinin başlara taç edilmesine vesile olmasını diler, İslam alemine ve insanlığa hayırlar getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ederiz.
30.03.2007
M.Ali KESKİN
|

|
|