EKLENECEK
22.12.2006
Mustafa DEMİR
|

ZAHMETSİZ RAHMET OLMAZ
Muhterem Müslümanlar!
Zahmetsiz rahmet, külfetsiz nimet, çal ışmasız servet olmaz. Çilesiz de saadete erilmez. Bir çekirdek bile, toprak altında kaldığı sıkıntılı âlemde dağılıp parçalandıktan sonra bir filiz olarak aydınlık âleme çıkıyor. Çocuk nice sıkıntılardan sonra şu güzelim dünyaya geliyor. Hz. Yusuf, kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, köle olarak satılmış, yedi yıl zindanda kalmış, ama neticede koskoca Mısır’a hükümdar sultan olmuştur.
Demek ki büyük saadetler, büyük çile ve sıkıntılardan sonra elde edilebiliyor. İslam binasının temel atma dönemi sayılabilecek Asr-ı saadette Müslümanlar az mı çile çekmişlerdi? Üzerine ağır taşlar yığılan, kavurucu kumlarla yatırılan, kırbaçla bayıltılıncaya kadar dövülen bir Bilal-i Habeşi (r.a), Ebu Cehil’in gaddarca zulüm ve işkenceleri altında can veren bir Yasir, bir Ümm-ü Süleym (r.a) üç yıl müşriklerin boykotu altında açlığa, susuzluğa mahrum bırakılan sahabelerin çilesi şüphesiz az değildi. Dayanılmaz baskı ve işkencelere karşı “Ya Resulullah, bizim için Allah’tan yardım dilemeyeceksin?” diyen Habbab b. Eret’e “Sizden önceki ümmetler içerisinde öyleleri vardır ki, kazılan bir çukura konulur, sonra demir testereyle baştan aşağıya ikiye bölünür, demir taraklarla etleri ve kemikleri taranırdı da bu iş onları dininden döndüremezdi. Allah, elbette bu davayı tamamlayacak ve onu bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San’a’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları için kurt saldırmasından başka hiçbir şeyden endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.”
İslam’ın zaferi için elbette bir kısım sıkıntı ve feragat gösterilmeli, çilelere katlanılmalıydı. Allah Resulünün zaman zaman ayakları kanlar içerisinde kalışı, kavminin kör ve batıl bağnazlıkları karşısında yurdunu terk etmeye mecbur oluşu, hep bunların ötesinde gül devrini gördüğü için değil miydi? Allah kanunu böyle koymuştu. Yolunda çile çekmeden saadeti vermemekteydi. Dünyadaki zaferimiz buna bağlı olduğu gibi, ahirette bütün mükâfatların yolu da buradan geçmekteydi. Yukarda okuduğum ayette bu husus şöyle anlatılmıştır:
“Yoksa sizden öncekilerin başlarına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar ve musibetler erişti, öyle sarsıntılara uğradılar ki, kendilerine gönderilen peygamber ve yanında ki müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun, Allah’ın yardımı yakındır.”
Tarihin her devrinde bu böyle olagelmiştir. Allah, uğrunda çile çeken, ızdırap ve sıkıntılara katlanan kullarına aydınlık günleri nasip etmiş, güldürmüştür.
Unutmayalım ki saadet çile ile birliktedir.
15.12.2006
Fettah GÜLER
|

SELAMLAŞMA
Muhterem Müslümanlar,
Dinimiz, Müslümanları kardeş ilan etmiş ve bu kardeşliği imandan kaynaklanan bir sevgi ve saygı esasına bağlanmıştır. Bu esasın bozulmaması için de onları karşılıklı bir takım vazifelerle mükellef kılmıştır. Bu vazifelerden biri de, selamlaşmadır. Kur’an-ı Kerimde, müminlerin birbirlerine selam vermeleri istenmiş ve şöyle şöyle buyrulmuştur:
“Size bir selam verildiği zaman ondan daha güzeliyle veya aynı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyi hesap eder”
Selamlaşmak, Müslümanlar arasında sevgi ve saygıyı geliştirir, barışı sağlar, samimiyeti artırır.
Sevgili Peygamberimiz:
“Amellerin hangisi daha hayırlıdır.” Diye soran kimseye “Yemek yedirmen ve tanıdığına-tanımadığına selam vermendir.” Cevabını vermişlerdir.
Bir başka mübarek sözlerinde de: “İnsanların Allah nezdinde en makbul olanı, önce selam verendir.”buyurmuşlardır.
Selamlaşma; tanışmamıza, kaynaşmamıza vesile olmakta; aramızdaki kırgınlık ve dargınlıkları kaldırarak, birbirimize yaklaşmamızı sağlamaktadır. Nitekim bir gün Peygamberimiz: “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız; ben size yaptığınız takdirde, birbirinizi sevebileceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selam yayınız” buyurmuşlardır. Selam vermek sünnet, almak farzdır. Müslümanların buna riayet etmemesi ise günahtır.
Küçük büyüğe, az çoğa, gelen gidene, yürüyen oturana, araba ile giden yaya gidene selam verir. Ezan dinleyene, K. Kerim okuyana, ders yapana, kötü iş yapana selam verilmez. “Esselamü aleyküm” diye selam veren 10, “Esselamü aleyküm ve rahmetullah” diye selam veren 20, “Esselamü aleyküm ve rahmetullah ve berekatü” diye selam veren 30 sevap kazanır.
Kıyamet gününde, Rabbimizin rahmetine ermek ve cennetine girmek için, bu güzel duayı, yani selamı birbirimizden esirgemeyelim. Peygamberimiz: “Asıl cimri, selamlaşmada cimrilik edendir.” Buyurmuşlardır.
Cennetin kapıları açıldığında, müminlerin, selamla karşılaşacaklarını açıklayan bir ayet meali şöyledir:
“Rablerinden korkup sakınanlar, bölük bölük cennete götürülür; oraya geldiklerinde cennet kapıları açılır. Oranın bekçileri onlara derler ki; selam size olsun. Gönül huzuru buldunuz. Ebedi kalıcılar olarak, girin cennetlere.”
08.12.2006
İsrafil DAĞ
|

İŞ, İŞVEREN VE HAKKANİYET
Değerli Mü’minler!
Toplum halinde yaşamanın insana sağladığı bir takım haklar ve yüklediği sorumluluklar vardır. Haklara saygı göstermek ve sorumlulukları yerine getirmek, herkesin ortak görevidir. Emeğe saygıda İslam’ın üzerinde hassasiyetle durduğu bu çok önemli görevlerinden biridir. Yüce Allah, emeği müstakil bir değer olarak kabul etmiş, emeğin hem maddi hem de manevi karşılığının olduğunu, Kur’an’ın değişik ayetleriyle bize bildirmiştir. Nitekim ; “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onu görecektir.” “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına kötülük de kendi zararınadır.” Ayetlerinde, hiçbir emek ve çalışmanın gerek dünya da gerekse ahirette karşılıksız bırakılmayacağı açıkça vurgulanmaktadır. Bir kutsi hadiste ise Yüce Allah’ın; kıyamet gününde kendisine verdiği sözü tutmayanın ve çalıştırdığı işçiden tam olarak iş ve hizmet aldığı halde; onun emeğinin karşılığını tam olarak vermeyenin hasmı olacağı ifade edilmektedir.
Muhterem Kardeşlerim!
Sorumluluğunun bilincinde olan bir işveren; çalıştığı kişilerin maaş veya ücretlerini en azından temel ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda olmasına özen gösterilmelidir. Bilgi, beceri ve uzmanlık gerektiren işlerde çalışanlara ise durumlarına uygun, tatmin edici ve adil ücret ödemelidir. Vereceği ücreti önceden belirlemeli, sonradan hak kaybına sebep olabilecek durumlardan kaçınmalı, çalışanlarının emeğinin ücretini tam ve zamanında ödemelidir. Sevgili Peygamberimiz; Çalışanın ücretini alın teri kurumadan veriniz.” Buyurarak, bu konuda işverenleri duyarlı olmaya davet etmiştir.
Yine bu hakların bir gereği olarak; işyerinde gerekli emniyet tedbirlerini almalı çalışanların ibadetlerini rahatlıkla yerine getirmelerine imkân sağlamalı, ruhen ve bedenen sağlıklı olmalarına özen gösterilmelidir.
Saygıdeğer Mü’minler!
Çalışanlar da aldıkları maaş ya da ücretin helal olması için, kendilerine verilen işleri belirtilen zamanda ve istenilen ölçülerde yapmaya gayret etmelidirler. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz; “Allah’u Teala sizden birinizin iş yaptığı zaman, onu sağlam ve güzel yapmasını sever.” buyurarak; çalışanları iyi ve kaliteli iş yapmaya teşvik etmişlerdir. Bunun yanı sıra günümüzde memur işçi ya da sözleşmeli olarak görev yapanlar; gerek işyerlerinden gerekse üretim araçlarının korunup gözetilmesinden sorumlu olduklarını da unutmamalıdırlar. Sevgili Peygamberimiz bu sorumluluğu şöyle hatırlatıyorlar: “…çalışan kişi de işverenin malının koruyucusudur…”
Aziz Mü’minler!
İslam’a göre çalışma hayatında karşılıklı sevgi, saygı, hak, hukuk ve adalet prensiplerine uygun olarak hareket edilmelidir. Bu itibarla İslam dini, çalıştırdığı kişileri ezen, onların hak ve hukukunu ihlal eden bir işvereni tasvip etmediği gibi; işvereniyle iyi geçinmeyen, yaptığı işin gereklerini yerine getirmeyen çalışanı da tasvip etmez. İslam’ın istediği; çalışanın ücretini tam ve zamanında ödeyen bir işçisine sevgiyle yaklaşan bir işveren; aldığı ücretin hak etmek için çalışan ve işini en güzel ve kaliteli bir şekilde yapan işçidir. O halde sorumluluğunun bilincinde olan Müslüman kişi; ister işveren ya da amir, ister işçi ya da memur olsun, hak ve hukuka riayet etmelidir. Şu husus iyi bilinm4elidir ki, ancak başkalarının hakkına saygı gösterenler, kendileri de saygı görmeye hak kazanırlar.
01.12.2006
Emrullah POLAT
|

İHLAS
Muhterem Müslümanlar!
İbadet, yaratılışın gayesi, Yüce Allah’a saygı ve bağlılığın açık bir gösterisidir. İbadetlerin makbul olması, usulüne uygun olarak, sırf Allah’ın Rızası gözetilerek yapılmasına bağlıdır. “Temizlenmek için malını hayra veren, Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan kimse, o ateşten uzak tutulacaktır. O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak Yüce Rabbinin Rızasını istediği için yapar. Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.” Ayetleriyle sadece Allah’ın Rızası gözetilerek yapılan amellerin kabul edileceğine dikkat çekilmiştir. Hz. Peygamber de: “Şüphesiz Allah’ın kendi rızası gözetilerek yapılan amellerden başkasını kabul etmez.” Sözleriyle dünyevi çıkar ve beklentilerin kuşattığı amellerin kabul edilmeyeceğini vurgulamışlardır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerin tebliğ görevlerini derin bir ihlâs ve samimiyet içerisinde yerine getirdikleri ve insanlardan hiçbir karşılık beklemedikleri, ümmetlerine söyledikleri şu ortak sözlerle dile getirilmektedir: “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin rabbi olan Allah’tır.”
Aziz Mü’minler!
Niyet, söz ve fiilleri ibadete çevirir, ihlâs bulunmayan şekli bir ibadet ise, kişiye bir şey kazandırmaz, işte bu yüzden, İslam dini, niyete büyük önem vermiş, sevgili peygamberimiz de amellerin gerçek değerinin niyete bağlı olduğunu bildirmişlerdir.
Peygamber Efendimiz Tebük Savaşı dönüşünde şöyle buyurmuştur: “Medine’de Bizimle birlikte savaşa katılamayan öyle kişiler vardır ki onlar bizimle birlikte savaşıyormuş gibi sevap kazandılar. Çünkü onları bir takım mazeretleri alıkoymuştur.” Öte yandan ihlâstan yoksun olarak ibadet edenler: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.”
Değerli Mü’minler!
Gösteriş amelleri boşa çıkaran manevi bir hastalıktır. Nitekim kıyamet gününde ilk defa bir şehit hakkında hüküm verilecek. Allah’u Teala ona ne yaptığını sorduğunda:
-“Senin uğrunda çarpıştım, şehit edildim diyecek.” Fakat Allah’u Teala ona:
-“Yalan söyledin. Sen cesur adam desinler diye çarpıştın.” buyuracak ve o adam yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak. (Müslim İmare -152)
O Halde Muhterem Mü’minler!
İbadetlerin ancak, ihlâsla değer kazanacağını ve yapılan her meşru işin, iyi niyetle ibadete dönüşeceğini unutmayalım. Aile hayatımızda, iş çevremizde ve sosyal ilişkilerimizde daima iyi niyetli olmaya ve yaptığımız her işte Allah’ın Rızasını gözetmeye gayret edelim. Unutmayalım ki yaptığımız işler niyetlerimize göre değer kazanacaktır.
24.11.2006
Tuncay AYDIN
|

ŞAHİTLİK
Değerli Müslümanlar!
Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de, yalancı şahitliktir. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, hatır ya da çıkar için hâkimin huzurunda yalancı şahitlik yaparak haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarmaya çalışması, büyük bir vebaldir. Çünkü yalancı şahitlik, Allah’a şirk koşmadan sonra gelen büyük günahlardan birisidir.
Yüce Allah Nisa Suresinin 135. ayetinde mealen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Adaleti, titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. ( Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara sizden (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker, (doğru şahitlik etmez),yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (bilin ki) Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Sevgili Peygamberimiz, bir gün ashabına günahları anlatırken, bunların, Allah’a şirk koşmak, haksız yere öldürmek, ana-babaya asi olmak ve yalancı şahitlik yapmak olduğunu söylemişlerdir.
Peygamberimiz, yalancı şahitliğin ne kadar büyük bir günah olduğunu anlatmak için, dayandığı yerden doğrulup dizlerinin üzerine gelerek; onu birkaç kez tekrarlamış ve hiddetinden mübarek yüzü kızarmıştı. Diğer bir Hadis-i Şeriflerin de; “Şahitlik için çağrıldığı halde, bildiğini gizleyerek şahitlikten kaçınan kimse, yalancı şahitlik yapmış gibidir.” Buyurmuşlardır.
Yalancı şahitlik yapan, her şeyden önce kendine zulmetmiş ve en büyük kötülüğü yapmıştır. Çünkü başkasının dünyasını kendi ahireti için kendi ahiretini, ebedi mutluluk yurdunu satarak cehennemi satın almıştır. Bunun yanında, haklı çıkarmak için şahitlik yaptığı kimseye e kötülük yapmıştır. Çünkü haksıza yardım etmiş, onu haklı göstermiş ve aleyhinde yalancı şahitlik yaptığı masum kimseye de zulmetmiştir. Onun hakkını başkasına çiğnetmiş, hakkının zayi olmasına yol açmış, onu herkesin nazarında haksız duruma düşürmüş, ayrıca mahkemeyi de yanıltmıştır.
Bakınız; Sevgili Peygamberimiz, bu konu ile ilgili ne buyuruyor:
“Ben de bir insanım. Sizler aranızdaki anlaşmazlıkları bana getirmektesiniz. Olabil ki, biriniz delillerini diğerinden daha iyi arz eder, ben de ondan işittiğim şekilde kardeşinin hakkını vermişsem, ona ateşten bir parça vermiş olurum.”
Yalancı şahitler; adaleti engelledikleri için toplumda kimsenin değer vermediği kimselerdir. Söyledikleri en dahi sözler dahi, şüphe ile karşılanır. Bunlar, dünyada sefaletten, ahirette de Allah’ın azabından kurtulamazlar.
Yalancı şahitliğin kefareti yoktur. Yalnız tevbe etmekle de bunun vebalinden kurtulmak kolay değildir. Çünkü bu, bir kul hakkıdır ve bu hakkı ihlal eden kişi, ancak mağdur ettiği tarafın zararını telafi ederek, helallik isteyip gönlünü aldıktan ve bir daha tevbe edip Allah’tan af diledikten sonra affını ümit edebilir. Mü’min, acıda olsa gerçeği söyleyen ve kendi aleyhine bile olsa hakikat ve adaletten ayrılmayan insandır.
17.11.2006
Ekrem BÜYÜK
|

MİSAFİR AĞIRLAMA
Muhterem Müslümanlar!
Kur’an ahlakını benimsemiş bir mü'min için misafir ağırlamak, güzel ahlakın ortaya konulabileceği fırsatlardan biridir.İnsanlar bu fırsatlar Allah’ın Rızasını kazanacak ve güzel ortamlar oluşturacak niyet ve gayelerle değerlendirilmelidir.Kur’an da dikkat çekilen noktalardan biride, misafire sunulacak olan manevi güzelliğe ilişkindir.Mümin, ağırlayacağı kişilere öncelikle saygı, sevgi, huzur ve güzel yüz sunar.Bunlar olmadan yalnızca ikrama dayalı bir ağırlama hoşnut edici olmaz.Kur’an da öncelikle manevi güzelliğe önem verilmesinin vurgulandığı ayetlerden biri Nisa Suresi’nde yer alır.Buyurulur “Bir selam ile selamlandığınızda siz ondan daha güzeli ile selam verin ya da aynıyla karşılık verin.Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.
Muhterem Müslümanlar!
Misafirlik konusunda Kur’an da dikkat çekilen ikinci husus, misafirin rahat ettirilmesidir. Bu tavrın en güzel örneklerinden biri, Hz. İbrahim (A.S.)’ın misafirlerinden bahsedilen kıssada yer alır.Zariyat Suresi’nin 24, 25, 26, 27. ayetlerinde misafir ağırlamanın detayları bildirilmektedir.
Muhterem Müslümanlar!
Ülkemizde son zamanlara kadar misafirliğe çok önem verilirdi.Özellikle köylerimizde misafirler için “köy odaları” inşa edilir, halk, sıra ile bu odalara gelen misafirlerin hizmet ve bakımlarını severek yapardı.Köylerimize bekar olarak gelen imam ve öğretmenler bile sene boyu misafir muamelesine tabi tutulurdu.Köy halkı imamına öğretmenine üç öğün sırayla yemek ikramında bulunurdu.Köylerimize ışık ve yol ikramlarının verilmesiyle misafir olayının olumsuz etkilendiği söylenebilir.Materyalist eğitiminde maalesef “toplumsal değerleri” yıkarak insanımızın menfaati karşılığı muameleye itti.Bilgisiz okur yazarlar toplumu ifsat ettiler.
Varlıklı insanların özel sitelerde, tatil köylerinde, yalılarda ve benzerlerinde kümeleşmeleri; fakir kesimden hızla uzaklaşmaları “fakir-zengin” kaynaşmasını önlemektedir.Aynı sitede, apartmanda yaşayan ailelerin birbirlerini dışlamaları oldukça düşündürücüdür.
Muhterem Müslümanlar
Günümüzde kapılar “Allah’ın misafirleri” ne kapatılmıştır.
Davetler iş ve çıkar hesapları adına yapılmaktadır. “Modern aile”ler kapılarını özel misafirlerine açarak yaş günleri ve eğlenceler düzenlerler.Bu insanlar en yakın komşularını bile tanımazlar, acı ve tatlı günleriyle ilgilenmezler, ilişkilerini işi ve çıkar hesabıyla yürütürler. Anlayacağınız, şu kısacık fani dünya bizi; modasıyla, altınıyla, mobilyasıyla esir almıştır.Bu zillet, bu esaret hayatıyla “ebedi hayatın” kazanılmayacağı kafalarımıza kazınmalıdır.
Misafirperver bir millettik.evlerimizi koltuklar, vitrinler işgal edince bir karı-koca çocuklarıyla misafirliğe gelse evdekileri bir telaş alıyor.Misafir ağırlamaktan korkar hale geldik.Misafir ağırlamanın getireceği manevi hava adeta unutuldu. Hutbemi yukarıdaki okuduğum hadis mealleriyle bitirmek istiyorum.
Bana Cebrail (a.s) geldi.Komşuyu komşuya o kadar tavsiye ettiki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.Misafirin gelmediği eve melek girmez)
10.11.2006
Şuayip AÇIKGÖZ
|

ADALET VE EŞİTLİK
Muhterem Müslümanlar!
Dinimiz insanlar arasında adalet ve eşitliğe büyük önem vermiştir.Yüze Allah’ın bir imside EL-ADL’dır.O, şaşmaz adaletiyle kainatı idare etmekte ve biz insanlara da işlerimizde adaletli olmayı emretmektedir.
İslam Tarihi Müslüman Cemiyetlerde görülen adalet ve eşitlik uygulamasının en güzel örnekleriyle doludur.Adalet dinimizin temel esaslarından biridir.Çünkü adalet öyle bir iştir ki, bulunduğu yerleri aydınlatır.Adalet güneşiyle aydınlanmayan cemiyetlerde, kötülüğün her çeşitli yeşerme ve yerleşme fırsatı bulur.Özellikle fitne ve fesat artar, zülüm her şeye ve her yere hakim olur.Toplum fertlerinde kin ve intikam duyguları güçlenir, haksızlıklar yaygınlaşır, toplumda huzurdan ve güvenden eser kalmaz.İnsanlar birbirinden endişe ederler ve korku içinde yaşarlar.
Aziz Cemaat!
Adalet bir cemiyeti ayakta tutan manevi müesseselerin başında gelir.Bir ülke adalet gücünü yetişirse kişiler arasındaki içtimai bağlar çözülür.Adalete olan saygısını yitiren milletlerin kuracağı devletler sürekli olamaz.Çünkü Mülkün temeli adalettir.Adalet ilkesinin tam anlamıyla hakim olduğu cemiyetler huzur ve güven ortamı içinde daima yükselir ve uzun ömürlü olurlar.
Tarih boyunca yıkılmaz sanılan nice milletler ve devletler sırf zulmü önlemeyip adaletti hakim kılmadıkları, insan haklarına saygıyı, sağlayamadıkları için yıkılıp yok olmaktan kurtulamamışlardır.Çünkü, mazlumların bedduası o kadar tesirlidir ki hiçbir zalimin bundan kurtulması mümkün değildir.
Allah-u Teala Maide Suresi’nin 8. ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır.”Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan hakimler ve adalete şahitlik eden kimseler olun.Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe götürmesin.Adil olun ki o, takvaya en çok yakın olandır.Allah’tan korkun çünkü, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Adaletin tam olarak uygulanmasında eşitlik büyük önem taşır.Eşitlik prensibi, kimsenin doğuştan bir üstünlük bulunmadığını: herkesin her çeşit hak ve hürriyetini kullanmakta, kanunlar, mahkemeler, imkan ve fırsatlar karşısında eşit bulunduğunu ifade eder.Kur’an-ı Kerim bütün insanların bir erkek ve bir kadından yaratıldığını, ve bu itibarla Allah katında takva ölçüsü dışında, birbirlerine üstünlüklerinin bulunmadıklarını bildirir.Bu prensibi, makam, soy sop hiçbir şey değiştirmez.
Bir gün peygamberimizin huzuruna hırsızlık yapan bir kadın getirildi.Bu kadın Kureyş’in ileri gelenlerindendi.Kureyş’in ileri gelenleri ona ceza verilmesine karşı çıkıyorlardı.Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Geçmiş milletler, ancak şu yüzden helak olmuşlardır.Onların soyluları bir şey çalarsa onu bırakırlar, zayıfları çalarsa onu cezalandırırlardı.Allah2a yemin ederim ki, böylesine bir işi, kızım Fatıma yapmış olsaydı, onu da cezalandırırdım.
Muhterem Müslümanlar!
Medeni insan olabilmek kolay değildir, fakat mutlaka gereklidir.Medeni insan olabilmek, medeni müesseselere ve toplum fertlerinin birbirlerinin haklarına saygı göstermeleri ile mümkündür.Toplum faaliyetlerinde herkes hakkına razı olmalı , başkalarının hakkına tecavüz etmemelidir.Toplumda adalet ve eşitliğin bozulması, milletlerin hayatının sona ermesini hazırlayan en büyük etkenlerdendir.
Hülasa Aziz Müminler!
İslamiyet adaleti mülkün temeli saymış, adaletsizliği de devlet ve millet hayatı için en büyük tehlike kabul etmiştir.Huzur ve mutluluk isteyen bir toplum, adalet ve eşitliğe önem vermeli ve saygı duymalıdır.Adalet ve eşitlik toplumda yaygınlaştırılmalıdır.
03.11.2006
Ergün BALCI |

| RAMAZAN AYI VE RAMAZAN BAYRAMI
Muhterem Müslümanlar!
Dini hayatımızda çok önemli bir yeri olan, orucuyla, namazıyla, zekat ve sadakasıyla ibadet ve rahmet ayı Ramazan-ı şerifi geride bırakmış bulunuyoruz.Bu mübarek ayda, gücümüz yettiğince oruçlarımızı tutmaya, dini görevlerimizi yerine getirmeye, namazlarımızı kılmaya, fakirleri gözetmeye ve düşkünlerimize yardım elimizi uzatmaya gayret ettik.Bol bol Kur’an okuduk ve dinledik.Dinimizin güzelliklerini gönlümüze yerleştirmeye çalıştık.Allah’a karşı kulluk görevimizi yerine getirmenin ve nefsani arzularımızı durdurarak, manevi bir zafer kazanmanın sevinci içerisinde eriştiğimiz, Ramazan Bayramını da hep birlikte ihya ettik.
Muhterem Müslümanlar!
Mümin ibadetlerle Allah’a karşı tam bir teslimiyet içinde, iyi bir kul, örnek bir insan olma imkanını elde eder.Ramazan ayı bu ibadet yoğunluğuyla, Müslüman’ın tüm kötülüklerden ve hatalı davranışlardan arınıp güzellikler ve iyiliklerle donatılmasına imkan tanıyan mübarek bir zaman dilimidir.Ramazan ayında kazandığımız iyiliklerin ve yerine getirmeye çalıştığımız ibadetlerin Ramazan’dan sonrada devam ettirilmesi gerekir.Nafilede olsa ibadette esas olan devamlılıktır.Nitekim sevgili Peygamber Efendimiz “ Allah’ın en çok sevdiği ibadet az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuştur.Bu bakımdan, bu ayda yerine getirmeye özen gösterdiğimiz ibadetlerimizi ve yaptığımız güzellikleri Ramazan’dan sonrada devam ettirmeliyiz.
O halde değerli Müminler,
Rabbimizin Hicr Suresi 99. ayetindeki “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” Emrine uygun olarak, hayatımız boyunca sayısız nimetlerle bizlere ihsanda buluna cenabı Allah’a karşı kulluk görevimizi yerine getirelim.Yüce kitabımızı okuyarak ve dinleyerek elde ettiğimiz güzelliği, Ramazan’dan sonrada meal ve tefsirini okumak suretiyle devam ettirme gayretinde olalım.Peygamber efendimizin tavsiye ettiği, şevval ayı içerisinde altı günler diye bildiğimiz nafile oruçlarıma bu ay içerisinde tutmaya çalışalım.Edinmiş olduğumuz güzel ahlaki değerlerden uzaklaşmayalım.İbadet, sadaka, güzel davranışlar ve tövbe ile arındırdığımız kalplerimizi tekrar günahlarla kirletmeyelim.
Unutmayalım ki Ramazan ayında yaptığımız ibadetleri ve edindiğimiz güzellikleri devam ettirmemiz, onların makbul olduğunun bir göstergesi olacaktır.
27.10.2006
Mehmet Ali KESKİN |

RAMAZAN BAYRAMI YAKLAŞIRKEN
Muhterem Müslümanlar!
Rahmet ayı Ramazan-ı Şerif’in sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bu manevi feyz ve bereket mevsiminde ilahi emre uyarak oruçlarımızı tuttuk. Nefislerimizin kötü arzularını frenledik.Gurur ve kibrimizi yendik. Zekat, fitre ve sadakalarımızı muhtaç kimselere vererek hayır dualarını aldık. Teravih namazımızı kıldık. Kur’an okuduk. Küskünleri barıştırdık. Dost ve akrabalarımızla aramızdaki kırgınlıklarımızı gidererek birlik ve beraberliğimizi pekiştirdik. Duaların geri çevrilmediği İftar ve sahur vakitlerinde Yüce Rabbimize niyazlarda bulunduk. Günah ve hatalarımızdan tövbe ettik, Allah ’ın engin rahmetine sığınarak af ve mağfiret diledik, Rabbimize karşı kulluk vazifelerimizi yerine getirmeye çalıştık.
Aziz cemaat!
Yüce Allah‘a karşı kulluk sorumluluğumuz sadece Ramazan ayına mahsus değildir . Dinimizin emir ve yasakları mevsimlere göre değişen, şekillenen ,mevsimi geçince çıkarılıp bir kenara bırakılan elbiseler gibi de değildir.Bunun için Ramazan ayı boyunca aksatmadan yerine getirdiğimiz ibadetlerimizi ramazandan sonra da devam ettirmeliyiz.Terk ettiğimiz kötü alışkanlıklara, günahlara tekrar geri dönmemeliyiz. Ramazan-ı Şerif’e gösterdiğimiz saygıdan dolayı birtakım kötü alışkanlıkların terk edilmesi ne kadar sevindirici ise, Ramazan bitince günahlara ve kötülüklere tekrar dönülmesi de o kadar üzücü ve düşündürücüdür.
Dolayısıyla Ramazan ayında kazandığımız birtakım iyi huylar ve güzel amelleri hayatımız boyunca devam ettirmeliyiz.Zira ömrün en hayırlısı, ibadetlere sabır göstererek Yüce Allah’ın rızası doğrultusunda sürdürülenidir.Kadın erkek tüm müminler büluğ çağında son nefesine kadar Yüce Allah’a ibadet
etmekle yükümlüdür.Nitekim Cenab-ı Hakk’ın “Ölüm sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et”[1] emri bunu ifade etmektedir. Allahu Teâlâ Haşr süresinin 18. ayetinde şöyle buyurmaktadır:”Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın.Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır”[2] buyurarak emirlerini yerine getirmede ve yasaklarından sakınmada dikkatli olmamızı ve kıyamet günü için hazırlıklar yapmamızı bunun için de nefislerimizi her an kontrol altında tutmamızı hatırlatmaktadır.Şüphesiz nefislerini kontrol altında tutan,Yüce Allah’a ve topluma karşı sorumluluklarını yerine getiren müminler,ahiret yurdunda kârlı çıkacaklardır.
O halde muhterem müminler!
Bir ramazan ayının daha son günlerini idrak etmiş bulunmaktayız.Bu değerli zamanları boş geçirmeyelim.Bayram gecesini de ibadetle değerlendirelim.Bayram sabahı da sabah namazı için camilere koşalım.Bayram boyunca akrabalarımızı, hastalarımızı ziyaret ederek hal-hatır soralım.Yakınlarımızın kabirlerine giderek dualar edelim, ölümden ibret alalım.Bir gün gelip bizimde öbür aleme göç edeceğimizi unutmayalım.
20.10.2006
Fatih BÜYÜK |

|