‘’HAYAT BİR DENEYİM, BARİ DENEYİN!’’
Sanırım biz de bunu yapıyoruz zaten. Yaşıyoruz, deniyoruz ve de deneniyoruz. Yeni kararlar almak, her doğan sabaha, sabahları aydınlatan güneşe perdelerimizi aralıyoruz. Bir ışık huzmesinin bizi aydınlatması ve mutlu etmesi için…
İnsan hayatı hem çok sıradan hem de çok karmaşık. Sıradanlaştıran bizleriz, karmaşıklaştıran ise içimizdeki biz. Oraya hapsettiğimiz biz. İsyankâr ve asi olan biz. Düzene ve her şeye karşı. Yanlış anlaşılmalar, doğru anlaşılmalar, beğenilme ya da beğenilmeme endişesi, mükemmeliyetçi ısrarımız, merkez olma heyecanı ve sahip olma içgüdüsü… Hepsi laf karmaşasından başka bir şey değil. Biz biz olamadıktan sonra, bunu beceremeyecek kadar korkak ve ürkek olduktan sonra diğerlerini elimize, yüzümüze bulaştırmamak imkânsız…
Hayata bir kez geliyoruz ve onu elimizden geldiğince çabuk geçirmeye çalışıyoruz! Bingo! Evet, cevap bu galiba. Zamanın niye hızlı geçtiğine dair sorduğumuz sorulara cevap. Zamanla biz oynuyoruz. “Şu son bir saat geçsin daha başka bir şey istemiyorum.” Sıkça kullandığımız bu cümle bile yeterli oluyor aceleci kişiliğimize. Bir şeylerden devamlı kaçmaya, onlarla yüzleşmeye yanaşmıyoruz. Hayatımıza, ilişkilerimize, insanlarla olan ilişkilerimize kurallar koyuyor, prensiplere uydurmaya çalışıyoruz. Yaşananların özgür kalmak istediğini anlayamıyoruz. Latince bir kelime olan “carpe diem” “anı yaşa”. Felsefe çağında kullanılan iki düşünce sistemine verilen isimlerden biri. Diğeri “memento mori” “öleceğini hatırla”. Tam bir tezat oluşturuyor öyle değil mi? Ama akıllıca. Anı yaşayacaksın, onu mutlu geçirecek ama diğer yönden de öleceğini unutmaman için de anı taşkınlık yaparak geçirmemeni hatırlatıyor. Bizse gelecek için hayaller kurup duruyoruz. Bugün bir geçsin ya da önümdeki şu iki yıl bir geçsin ya da buna benzer şeyler. Hayaller olmalı, hep oldular. Ama hayallerle kurulu bir dünya istemiyorum. Yemek masasında ki tüm çeşitlerin tatlı olması gibi bir şey bu… 
Kendimize birer sefil yaratıklarmışız gibi davranmaya hakkımız yok. Aklımızı ve duyularımızı hiçe saymaya. Bize zarar gelmemesi için saklanacak delikler arayışı içindeyiz. Bu acı bir gerçek ne yazık ki!
Yarın öleceğimizi düşün ya da bir saat sonra. Hayat bir anda hem çok uzun hem de çok kısa olabiliyor bizim için öyle değil mi? E hadi ne duruyorsun o zaman kalk ve yaşa. Oturup ölümümü bekleyeceksin? Kendini sorgula, içinden geleni yap… İçinden geleni yap... İçindeki “beni” özgür bırak o da senin bedenini, aklını ve düşlerini serbest bıraksın… Alıp götürsün onları görmediğin, bilmediğin diyarlara. Dünya’yla tanıştırsın. “ Hey buraya bakın! Bu gördüğünüz kişi gerçeği keşfedenlerden biri… Onu iyi tanıyın.” desin.
Güleceksin hayata. Hayatla dalga geçeceksin, ondan korkmayacaksın. Adımını atarken sormayacaksın… Sen teksin, sen bireysin. Etrafındaki insanlar senin resmindeki figürler, ince dokunuşların. Onlar önemli. Fakat senden önemli değil. Sende onlar için öylesin. Bende öyle. Seveceksin, sevileceksin, sevdireceksin… Önce kendini aydınlatacak sonra da aydınlatan sen olacaksın. Hayatla barışık kalmanın formülü!!
Pişman olacağın şeyler yapma! Keşke yapsaydım diye hayıflanacağın şeyleri ihmal etme. İçinden geleni yap. Zararlı olmadığı sürece. Unutma hayata bir kez sadece ve sadece bir kez geliyoruz.       Ve gül… Gülümse.
Hüreyla BALCI
04.04.2006 - RİZE
|